20 Kasım 2009 Cuma

Sosyal Avrupa Paradigması ve İşletme Sosyal Sorumluluğu Kavramı

1. Giriş: Günümüzde insan hakları kavramı ve dayandığı demokratik ve sosyal devlet söyleminin temsilcisi olarak kabul gören Batı uygarlığının başat aktörleri, Batı Avrupa ülkeleri ve bunların oluşturduğu Avrupa Birliği'dir (AB). Bu paradigmanın temelinde ise bugün Avrupa'yı oluşturduğu kabul edilen ve yukarıda değinilen kavramları da kapsayan değerlerin sonucu olarak vatandaşlarının insani yaşam standartlarına adil koşullarda ulaşma yolunda temel haklara sahip olması yatmaktadır. Diğer taraftan, sözü edilen paradigmanın geliştirildiği İkinci Dünya Savaşı sonrasından Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar geçen yarım yüzyılı aşan dönemin ardından yaşanan son on beş yılın bu ülkeler açısından yukarıda sözü edilen niteliğin korunup geliştirildiği bir süreç mi, yoksa üçüncü küreselleşme olarak adlandırılan hakim ekonomik sistemin içinde bulunduğu aşamanın belirlediği yönde bu niteliklerini giderek yitirdikleri ve tek kutuplu dünyanın gereklerine uyum sağlama çabası içinde oldukları bir süreç mi olduğu sorusu cevap beklemektedir.

2. Avrupa Birliği'nde Sosyal Politikanın Gelişimi: Bugünkü Avrupa Birliği'nin temelini oluşturan Avrupa topluluklarını (AT) kuran 1958 Roma Antlaşması'nın amaçları arasında; işgücünün çalışma koşullarını ve hayat standartlarını iyileştirmek için sürekli çaba harcanması yer almakla birlikte sosyal politika alanındaki düzenlemeler sınırlı kalmıştır. Bu kapsamda 1961 yılında sosyal politikaya yönelik amaçların gerçekleştirilebilmesi amacıyla Avrupa Sosyal Fonu kurulmuştur. Yine 1961 yılında gerçekleşen bir başka gelişme ise Avrupa Konseyi bünyesinde imzaya açılan ve 1965 yılında yürürlüğe giren Avrupa Sosyal Şartı'dır. Avrupa Konseyi'nin yayınlamış olduğu Avrupa Sosyal Şartı Temel Rehberi'nde (2001) bu belgenin temel sosyal ve ekonomik hakları koruyan, medeni ve politik hakları garanti eden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni destekleyen bir Avrupa sözleşmesi olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca bu sözleşme hukuksal bir belge olup onaylayan tüm devletleri bağlayıcı niteliktedir. Bununla birlikte Avrupa Sosyal Şartı'nı ve buna bağlı olarak geliştirilmiş hukukun uygulanması imzalayan, onaylayan ve bazı maddelerine çekince koyarak iç hukukuna geçiren ülkeler açısından çeşitlilik göstermekte olup, süreç şartın kendi içinde düzenlenmiş olan bir denetim mekanizması ile düzenli olarak izlenmektedir. Bu çerçevede Avrupa Sosyal Şartı farklı düzeylerde olmak üzere halen 21 Avrupa ülkesinde uygulanmaktadır. Diğer taraftan Avrupa Konseyi bünyesinde uygulamaya geçen Avrupa Sosyal Şartı'nın, Avrupa toplulukları gündemine gelebilmesi için 1980'lerin ikinci yarısına kadar beklenmesi gerekmiştir. 1987 yılında yürürlüğe giren Tek Avrupa Senedi'nde "Avrupa düzeyinde sosyal diyalogun oluşturulması" ve "topluluğa özgü bir sosyal politikanın olması gerektiği" ifade edilmiştir. Bu çerçevede 1989 yılında Avrupa Sosyal Şartı'na göre farkı bağlayıcı olmamasında yatan Avrupa Topluluğu Temel Sosyal Haklar Şartı ya da diğer adıyla Topluluk Şartı, AT'ye üye ülkeler arasında imzaya açılmış ve İngiltere dışındaki diğer ülkelerce onaylanmıştır. Topluluk Şartı'nda; "İç pazarın gerçekleştirilmesinin toplulukta istihdam yaratılmasında ve yaşam standartlarının yükseltilmesinde en etkin araç olduğu gerçeğinden
hareketle üye devletler arasında ekonomik ve sosyal alanda işbirliğinin gerçekleştirilmesi, yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi" gereği vurgulanmaktadır. Ancak, AT'de atılan bu adım Avrupa Sosyal Şartı'na göre sosyal koruma açısından daha ileri bir nitelik göstermemektedir. Bu niteliği ile Topluluk Şartı herhangi bir yasal yükümlülük içermeyen politik bir deklarasyon niteliğinde olup, uygulanması "direktifler" gibi ikincil diğer hukuk metinlerle sağlanmaktadır. Ayrıca Avrupa Sosyal Şartı, Topluluk Şartı'ndan daha geniş bir uygulama alanına sahip olup, sosyal hakları sadece çalışanlara değil, nüfusun tamamına topluca sağlamaktadır. 1993 yılında yürürlüğe giren ve Avrupa Birliği'ni (AB) oluşturan antlaşma olarak nitelenen Maastricht Antlaşması da Avrupa Sosyal Şartı ile karşılaştırıldığında sosyal koruma açısından bir ilerleme getirmemektedir. Avrupa Birliği'nin daha sonraki zirvelerde gündemini artan işsizlik sorununa karşı istihdamı geliştirme, istihdam edilebilirliğin artırılması ve girişimciliğin desteklenmesi oluşturmaktadır, Nihayet, Avrupa Birliği açısından Lizbon 2000'te; "Dünyadaki sürdürülebilir ekonomik büyüme kapasitesine sahip, en rekabetçi ve dinamik bilgiye dayalı ekonomi olma" hedefi gündeme gelmiştir. Bu amaç doğrultusunda kamusal nitelikli düzenlemelerden bağımsız olarak sosyal koruma alanına "işletmenin sosyal sorumluluğu" kavramı girmiştir. Bu bir anlamda, işletmelerin daha önce ulusal ölçekte yasalarla uluslararası ölçekte ise antlaşmalarla ve daha sonra ulusal düzeyde yasalarla düzenlenmiş olan yükümlülüklerinin özelleştirilerek şirketlerin gönüllülüğüne terk etme girişimidir. Avrupa Birliği'nde bu yöndeki girişim, Avrupa Toplulukları Komisyonu'nun 18.07.2001 tarihli "Avrupa Açısından İşletme Sosyal Sorumluluğuna Yönelik Çerçeve Geliştirme" başlıklı Yeşil Kitabı'dır.(1) Bu belgede hedefler şu şekilde özetlenmektedir: Giderek artan sayıda Avrupalı şirket çeşitli sosyal, çevresel ve ekonomik baskılar karşısında işletme sosyal sorumluluğuna ilişkin stratejilerini geliştirmektedirler. Burada amaçlanan, işletmenin karşılıklı olarak ilişki içerisinde olduğu çalışanlar, pay sahipleri, yatırımcılar, tüketiciler, kamu otoriteleri ve sivil toplum örgütleri gibi çeşitli ilgililerine mesaj göndermektir. Şirketler, sosyal sorumluluklarını açıklayarak, geleneksel beklentilerin ve yasal düzenlemelerin ötesinde, ancak her koşulda uyacakları yükümlülükleri gönüllü olarak üstlenerek, toplumsal gelişim, çevrenin korunması ve temel haklara saygıda standartları yükseltme, açık olarak yönetişimi kabullenme ve genel olarak kalite ve sürdürülebilirlik yaklaşımı çerçevesinde işletmenin çeşitli ilgililerinin çıkarlarını uyumlaştırmaya çaba göstereceklerdir. Avrupa Birliği işletme sosyal sorumluluğu konusunu Lizbon'da belirlenen "daha fazla ve daha iyi iş olanaklarına ve en ileri sosyal uyumla birlikte, sürdürülebilir ekonomik kalkınma yeteneğine sahip, dünyanın en rekabetçi ve dinamik bilgiye dayanan ekonomisi olma" stratejik hedefine yönelik olumlu katkısı açısından değerlendirmektedir.

3. Sonuç: Yukarıda aktarılan belgeden de anlaşılacağı gibi Avrupa Birliği, küreselleşmenin 1990'lardan başlayarak ABD'ye dayalı olarak oluşan tek kutuplu dünya doktrinine uyum sağlama ve bu koşulların gerektirdiği rekabetten önde çıkma hedefi doğrult
tusunda bünyesini, sosyal Avrupa'dan daha esnek çalışma koşullarının egemenliğine, kuralsızlaştırmaya ve şirketlerin gönüllüğüne bırakılan sosyal sorumluluğa doğru yenilemeyi amaçlamaktadır. Nitekim, çeşitli toplum kesimlerinden yukarıda sözü edilen yeşil kitaba olan bakış açılarının değerlendirildiği ve işletme sosyal sorumluluğu konusunun geliştirilmesine katılımda bulunmaya davet edildiği 2 Temmuz 2002 tarihli Komisyon Bildirisi'nde (2), sendikaların tepkisi aşağıdaki gibi yer almaktadır: "Sendikalar ve sivil toplum örgütleri, gönüllü girişimlerin çalışanların ve vatandaşların haklarını korumada yeterli olmadığının altını çizmişlerdir, Bu kesimler minimum standartların belirlendiği ve faaliyet alanının düzeyinin teminat altına alındığı yasal bir düzenlemeden yana görüş ileri sürmektedirler. Sendikalar ve sivil toplum örgütleri ayrıca, işletme sosyal sorumluluğu uygulamalarının kabul edilebilirliğinin; bu kavramın geliştirilmesi, uyarlanması ve değerlendirilmesinin tek taraflı olarak işletmeler tarafından değil, daha çok ilgili diğer kesimlerin katılımı ile sağlanması halinde mümkün olabileceğinde ısrar etmektedirler. Bu kesimler nihayet, işletmelerin faaliyetlerinin sosyal ve çevresel etkilerinin topluma hesap verilebilirliğini garanti altına alacak mekanizmaların oluşturulmasını talep etmektedirler." Sendikalar ve sivil toplum örgütlerinin işletme sosyal sorumluluğu kavramı çerçevesindeki uygulamalardan beklentileri bu yönde iken; diğer taraftan işletmelerin temsilcileri ise işletme sosyal sorumluluğunu nasıl yorumladıkları sözü edilen Komisyon Bildirisi'nde aşağıdaki şekilde ifade edilmektedir: "İşletmeler, işletme sosyal sorumluluğunun gönüllülük esasına dayandığını, bu kavramın sürdürülebilir kalkınma konusu ile bütünleşmesinin ve içeriğinin küresel düzeyde geliştirilmesinin gereğini vurgulamışlardır. Ayrıca işletmeler "her soruna karşı tek tip" çözüm yönteminin olmaması gerektiğinin altını çizmişlerdir, işletmelerin bakış açısına göre, işletme sosyal sorumluluğunu Avrupa Birliği düzeyinde düzenlemeye tabi tutmak, bu kavrama uygun başarılı eylemleri gerçekleştirecek işletmeler arasında yaratıcılığı ve buluşları engelleyeceğinden ve farklı coğrafyalarda faaliyet gösteren girişimlerde çıkar çatışmalarına yol açabileceğinden amaçlara zararlı olabilecektir." İşletme sosyal sorumluluğu kavramı ile ilgili olarak ekonomik sistemin karşıt iki sınıfın düşüncelerini özetleyen yukarıdaki ifadeler, söz konusu kavram üzerinde uzlaşmanın her iki kesimlerin çıkarları göz önüne alındığında hemen hemen olanaksızlığını belgelemektedir. Bu ifadelerde temel çelişkiyi çalışanların ve toplumun haklarının işletmelerin gönüllüğüne terk edilip edilmeyeceği oluşturmaktadır. Ancak burada altı çizilmesi gereken Avrupa Toplulukları Komisyonu'nun yukarıda sözü edilen her iki belgede de (Yeşil Kitap ve Komisyon Bildirisi) işletme sosyal sorumluluğunun gönüllülük esasına dayandığının kabulü yönündeki ifadelerin yer bulmasıdır. (1) Commission of The European Communities, Green Paper: Promoting a European Framework for Corporate Social Responsibility, Brussels. 18.07.2001 (2) Commission of The European Communittes, Communication From The Comission Conceming Corporate Social Responsibility: A business contribution to Sustainable Development, Brussels, 02.07.200
http://www.dunya.com/sutun.asp?id=192017&isArch=1

23 Haziran 2009 Salı

EU PERCEPTION OF TURKEY’S MEMBERSHIP

Following the start of the official negotiations Turkey’s accession to EU has become more visible than ever. Although the leaders of the member states have hardly reached a decision on Turkey’s full membership. This however, will subsequently be subject to the approval of member states either through referendums or by their parliament. Thus the form of the relations between Europe and Turkey have been shifted to an upper level. At this stage Turkey needs to monitor more closely the changes in opinions of EU governments as well as general public.

The aim of this report is to bring an historical view point to the underlying causes of perceptions towards Turkey in EU. Firstly a brief historical background will be provided for the relations and the counter perceptions between Turkey and Europe for the purpose of the argument of the report. Then the reasons for the different attitudes of EU member states’ public towards Turkey will be examined and discussed. Finally, a framework for the character of attitudes of the member states will be drawn. In this context the term interpolarized is used for describing the opposed as well as interactive nature of relations between Turkey and EU. In addition, the term guest workers describes the immigrants from Turkey whom invited by the host european countries for filling the gap of industrial work force during 1960’s and 1970’s.

BACKGROUND

The Anatolian peninsula has become a passage for the movements of mankind from east to west as well as a settelement for the civilisations for ages. This historic record, has resulted in an inherited charasteristic perception of “other” for both the settlers of Anatolia and their western and eastern neigbour communities for each other. From this point of view, in the world of today, relations between Turkey and main European Countries-England, France, Germany and Italy- could be described as interpolarized. As far as the eastern perspective to Turkey concerned however, mainly a westernised character is attributed to Anatolia. In other words, Anatolia is situated in somewhere in purgatory.



PERCEPTIONS OF THE EU MEMBER STATES CONCERNING TURKEY’S MEMBERSHIP BID

Although it is broadly believed that a negative approach is dominating the general public opinion of EU countries towards Turkey’s full membership, the historical background and relations differentiates the attitudes are observed among them. While a relatively positive approach is coming from the people of eastern europe and Mediterranean region, the public opinions in Austria, France, Germany, Nedherlands and Belgium reflect the most opposing character.

As a matter of fact, the opinon pools from the EU support this argument broadly. According to the Euractive sources(*), the pools demonstrate that, 70% of French people are opposed to Turkey’s accession in the EU, just in the line with, 74% of the German public and 76% of Austrian people are against Turkey’s membership which is the same more or less in the Netherlands and Belgium. In the enlarged EU however, the same sources indicate that 52% of citizens are opposed to Turkey pointing to a better position compared to the cases in opposing countries individually. This recovery mainly stems from the new accession countries Bulgaria and Romania –around 60%- as much as Hungary, Czech Republics, Slovakia constituting Balkans in a broad sence and Mediterranean countries of Spain and Portugal. Hence, for the purpose of this report the above mentioned countries can be grouped according to their perceptions about Turkey. While the first group consists of Germany, France, Austria, Netherlands, Belgium being opposed in character, the second group including Bulgaria, Romania, Hungary, Slovakia, Czech Republic, Spain and Portugal.

Regarding the Mediterranean block in the second group, governance of Islam in Spain and Portugal in the days of ancient Andolucia is identical. This experience brings about a relatively positive Iberian social insight towards Turkey as a muslim country and easterner in character. Concerning the Balkan attitude in the same group; Bulgaria, Romania and partly Hungary and Slovakia as the former Ottoman teritories are have a traditional experince about Turco-Islamic way of life and culture.

On the other hand, a clear negative image about Islam and about citizens of Turkish origin is observed in the first group countries where Turkish muslim citizens constitute a considerable amount of the populations. This public perception about Turkish minorities also

(*) Euractive: European Union Information Website


determine the public attitude towards Turkey’s position in EU. According to the EU sources, Turkish muslim population which mainly consist of guest workers amouts to 4 - 8% of the populations in the first group countries; Belgium, Nedherlands, Germany, Austria and France respectively. It is apparent that the main cause behind this common perception has been the perceived clash of cultures as long as the lack recognition to acknowledge that Turks form a part of these societies.

A survey conducted among more than 17,000 people in 17 countries and released in July 2005 by Pew Global Attitutes Project named “Islamic Extremism: Common Concern for Muslim and Western Publics” also provides evidences for the argument. According to the survey; in countries such as Germany and the Netherlands, concerns about Islamic extremism both within their own borders and around the world are high. Worries over Islamic extremism are nearly as high in France and Spain.
The survey also gives evidence that these concerns are associated with opposition to Turkey's accession in the EU. As stated above, nearly two-thirds of French (66%) and Germans (65%) oppose Turkey's EU bid, as do a majority of the Dutch (53%). However, support for Turkey's membership into the EU is most extensive in Spain (68%) and Great Britain (57%).
An other finding of the survey is that opposition to Turkey's membership is also related to increasing anxiety about national identity. Negative perceptions about immigration – not only from the Middle East and Africa but from Eastern Europe as well – are even more strongly related to opposition to Turkey's accession to the EU than are concerns about Islamic extremism.

CONCLUSION

Since the relations between Turkey an Europe stand on a broad historic background of opposition, perceptions of both communities are adverse. Therefore cultural and religious mutual prejucides as well as uneven distribution of income and weakness in justice system in Turkey will be a determinative factor in the accession process. Nevertheless, opinion pools address different attitudes towards Turkey’s position between member states.


As a result, the first argument of this report is that, in a broad sense member states can be diveded into two main groups according to their positive and negative perceptions about Turkey relatively. Secondly, it is brought forward that the underlying cause of this grouping is broadly due to the different social textures which are shaped by interrelations with muslims and Turks in the past.

In the light of the above it is recommended that, in order to strenghten its position Turkey should pursue a more comprehensive an complex publicty policy that relies on a great deal of expertise towards EU by taking into account the various causes perceptions of the every member states’ public individually.


APPENDIX


1) ALTINTAŞ, Volkan, “Will The European Sun Rise From The Bosporus?”, ZEI EU-Turkey Monitor, Vol.1 No.1, October 2005.

2) Euractive, The EU-25’s View of Turkey’s Membership Bid, Published:17.12.2004, www.euractive.com/en/enlargement/eu-25-view-turkey-membership-bid/article-1, 27.03.2007

3) Pew Global Attitudes Surwey, “Islamic Extremism: Common Concern For Muslim and Western Publics”, Released:14.07.2005, http://pewglobal.org/reports/display.php?ReportID=248

4) SAFIOLEAS, Penelope D., “Identity Shift and Europe’s Changing Perception of Others: Europe, Turkey, and the Issues of Self-Identification”, http://www.trinstitute.org/ojpcr/2_1identity.htm, 30.03.2007

5) World Economic Forum in Turkey Summit Report, http://www.weforum.org/pdf/SummitReports/turkey2006/turkey/default.htm,
30.03.2007.

24 Mart 2009 Salı

"Millet"ten Ulusa

Bu yazıya başlarken halen tüm sarsıcı etkileriyle kimimizin izleyici kimimizin aktör kimimizin de içinde sürüklenerek yaşamakta olduğu sancılı toplumsal değişimi hep kendimce kavrama ve anlamlandırma isteği çıkış noktamı oluşturdu. Konunun farklı taraflarının kendi süzgeçlerinden geçirerek kaleme aldığı eserlerde her şeye rağmen bir bütünün parçalarını yakalama gibi belki de hayalci ve tutarsız gibi görünen bir “gizli” amacımın olduğunu da söylemeden edemeyeceğim.
Konuya temel bir hareket noktasından başlamanın risklerine rağmen tartışmak istediğim konunun çetrefilliliği göz önüne alındığında iyi bir seçim olacağını düşündüm. Sözünü ettiğim “millet” ve “ulus” sorununa sözcüklerin kelime anlamlarından yani etimolojik açıdan bakarak konuya girmek. Bakanlar Kurulu kararıyla kamuya yararlı dernek vasfı verilen Dil Derneği’nin Türkçe Sözlüğü’nde söz konusu kelimelerin anlamları konumuz açısından şöyle verilmiştir; “millet: a. Ar. 1.Ulus: “Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” –Atatürk.” “ulus: a. Derebeylik düzeninin yıkılışı ve anamalcı düzenin oluşumu döneminde ortaya çıkan, toprak, ekonomik yaşam, dil ruhsal yapı ve kültürel özellikler yönünden ortaklık gösteren, tarihsel olarak oluşmuş, en geniş insan topluluğu, millet.” Kelimenin yabancı dilde karşılığı olan Latince “natio:doğum”, orta İngilizcede (14. YY) “Kin: hısım, akraba” yine Latince “genius: ırk” köklerinden gelmektedir. Buna karşılık kelime anlamı ise: “nation: 1. people occupying the same country, united under the same government, and mostly speaking the same language: the English nation (aynı idare altında aynı toprağı (yurdu) tutan ve çoğunlukla aynı dili konuşan insan topluluğu.) 2.people, race or tribe; those having the same descent, language, and history (aynı dilden, tarihten ve atadan gelen halk, ırk ya da kabile). Anlaşıldığı üzere sözcüğün batılı kaynağında köken olarak kan bağından hareketle giderek ortak dile, tarihe ve yaşama deneyimine doğru bir yönelim söz konusudur. Diğer taraftan modern Türkçe sözlükte “ulus” olarak karşılık bulan sözcüğün aynı zamanda Arapça kökenden gelen “millet” ile eşleştirilmesinden hareketle bu sözcüğün eski Türkçedeki tanımına Ferit Devellioğlu’nun “Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat” inden bakıldığında; “millet: 1.din, mezhep. 2. bir dinde ya da mezhepte bulunanların topu.” Buradan da anlaşılacağı üzere modern Türkçede “ulus” ile eşleştirilen “millet” sözcüğü dini bir temele dayanmaktadır. Nitekim Osmanlı toplum yapısının üzerine kurulduğu “millet sistemi” de bu temele oturmaktadır.
Bu denli sözcük taramasına başvurmamın nedeni, Osmanlı toplum yapısından cumhuriyet sonrası oluşturulmak istenen toplum yapısına geçişteki sorunun siyaset bilimi açısından geniş anlatıma konu olan karmaşıklığını farklı bir anlatımla dile getirmekti. Şimdi bu noktada masum anlatımdan işin çetrefil yanına geçiş yapmak için bir alıntı yapacağım. Baskın Oran, “Atatürk Milliyetçiliği” isimli kitabında, “Türdeş Toplumun Kurulması Sorunu” başlığı altında şunları belirtmektedir: “Atatürk milliyetçiliğinin ideolojisi ulus devleti kullanarak bir ulus oluşturmak isterken, bütün milliyetçilik ideolojileri gibi, bu yeni toplumsal birimin dayanışma içinde olacak biçimde türdeş (homojen) olmasını amaçlamıştır. Hem sınıfsal, hem de etnik açıdan “bölünmez” bir blok oluşturmak istemiştir.” (Baskın Oran, 1Atatürk Milliyetçiliği”, s.208). Atatürk bu anlayışı henüz kurtuluş savaşı devam ederken 1 Aralık 1921’de Bakanlar Kurulunun görev ve yetkisini belirten kanun teklifi nedeniyle konuşmasında şu sözleriyle tarif etmektedir: “Efendiler, bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten kitaplarda mevcut olan hükümetlerin, ilmi mahiyeti itibariyle, hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat milli hakimiyeti, milli iradeyi yegâne tecelli ettiren bir hükümettir…Sosyoloji noktasından bizim hükümetimizi ifade etmek lazım gelirse “halk hükümeti” deriz.”(Fethi Naci, “100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri”, s.34). Bu ifadedeki “halk”ı ise Atatürk şöyle nitelemektedir; “…Fakat mesleki içtimai (doktrin) dahi düşündüğümüz zaman, biz hayatını, istiklalini kurtarmak için çalışan erbab-ı sâyiz (emekçileriz), zavallı bir halkız! Mahiyetimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız! Binaenalyh her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmadan geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içinde yeri yoktur, hakkı yoktur! O halde ifade ediniz Efendiler! Halkçılık, sosyal düzenini çalışmasına, hukukuna dayandırmak isteyen bir mesleki içtimaidir (doktrindir). Efendiler! Biz bu hakkımızı koruyup gözetmek, bağımsızlığımızı emin bulundurabilmek için heyet-i umumiyemizce (genel kurulumuzca), heyet-i milliyemizce (milli bütünlüğümüzce) bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyet-i milliyece savaşmayı caiz gören bir mesleği takip eden insanlarız. Binaenaleyh bu ve bu gibi teşvikatla ve izahatla hükümetimizin dayandığı esasın, ilmi içtimaiye (sosyolojiye) dayanan bir esas olduğunu açık bir surette görürüz. Fakat ne yapalım ki demokrasiye benzemiyormuş, Sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efandiler biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz. Çünkü biz bize benziyoruz. Efendiler” (F.Naci, a.g.e. s.34-35). Baskın Oran yukarıda belirttiğimiz kitabında, bağımsızlık evresinde bölünmez homojen, bir blok oluşturma amacının ve sorununun bulunmadığını, bağımsızlık sonrasında cumhuriyet kurulduğunda ise etnik ve sınıfsal bütünlük sorununun ortaya çıktığını ifade eder (B. Oran, a.g.e, s.208-209). Oysa önce de belirtildiği gibi sınıflaşmayı dışlayan halkçı doktrin daha savaş devam ederken ortaya atılmıştır. Doğru olan saptama ise bu iki sorunun varlığıdır. Nitekim Oran, başat ideolojinin Türkiye’de çatışan sınıflar olmadığı savından önce pratikte sonra da kuramsal olarak çok partili yaşama geçilmesiyle paralel olarak vazgeçildiğini ancak etnik bütünlük sorununun ters bir gelişim gösterdiğini belirtir (B. Oran, a.g.e. s.210). Diğer taraftan pratikte durumun tam da böyle olmadığını bize daha soldan bir kalem olan İsmail Beşikçi Temmuz 1977’de söylemektedir; “Gerek Büyük Şef ve Daimi ve Değişmez Genel Başkan Gazi Mustafa Kemal, Milli Şef ve Değişmez Genel Başkan İsmet İnönü, Van, Diyarbakır, Ağrı, Urfa, Siirt, Bitlis yörelerindeki, çok köklü, dallı budaklı şeyhleri sürekli olarak mebus tayin etmişlerdir. Onların geleneksel imtiyazlarına dokunmak şöyle dursun bilakis teşvik etmişlerdir..Öte yandan Türklerle Kürtler arasındaki tek ortak özellik din idi. Araplarla Türkler arasındaki tek ortak özelliğin de din olması gibi. “şeyhlerle, şeyhlikle mücadele ediyoruz” diyerek, bu tek ortak noktanın da baltalanmaması, bilakis kullanılması ve teşvik edilmesi gerekiyordu. Kemalistler bu ilişkinin çok iyi bir şekilde bilincine vardıkları için, istihbarat örgütleri kanalıyla, bu ortak özellikten yararlanmanın her türlü yolunu aramış ve bulmuşlardır. Uygulamışlardır…Bugün bu ilişkiler özellikle MSP tarafından yürütülmektedir…Kürt ulusallığının İslam enternasyonalizmi anlayışı içinde eritmek..MSP bunun için devlet desteğine sahiptir.. (İsmail Beşikçi. “Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Tüzüğü (1927) ve Kürt Sorunu, s298-301). Beşikçiye göre amaçlanan kendi kişiliğini reddeden, yani objektif bakımdan “Kürt” subjektif bakımdan “Türk” olanların gelişmeleri için her türlü olanağı sağlamaktır (İ. Beşikçi, a.g.e s.302). İşte yumuşatarak aktarmaya çalıştığım bu ifadeler sorunu yukarıda neden çetrefilli diye nitelediğimi özetlemektedir sanırım. Sorunun kuruluştan buyana izlediği seyir ve günümüzde yaşananlara da ışık tutmakta diye düşünüyorum.
Şimdi konuyu yukarıdaki sıcak noktaya getiren gelişmelerin biraz daha başlangıcına dönmek istiyorum. Bunun için Balkan Savaşı sonrasında ve ilk büyük savaşın başlangıcında kendisini iyice hissettirmeye başlayan “milli akımın” önde gelenlerinden Ömer Seyfettin’e kulak vermek gerekmektedir. Olan bitene anlam verme ve kimlik arayışına bir cevap olarak şu üç kelimenin anlamına yönelmektedir Seyfettin; “hars”, “medeniyet”, “temeddün”. “Müessese, fertlerden evvel mevcut olup da kendisini fertlere cebri yahut ihtiyari bir surette kabul ettiren bir idrak tarzı yahut bir amel tarzıdır. Hukuki kaideler dini itikatler ve dini ayinler, lisanın sarf ve nahiv (sarf ü nahv:dilbilgisi) kaideleriyle telâffuz tarzı, imla, yazı ve ilh. gibi…Bir uzuv nasıl müstakil ve münferit değilse müesseseler de öyledir…Müesseseler birbirleriyle muhtelif suretle birleşirler: 1) Müesseseler bir milletin muayyen hududu dahilinde tenazzum ettikleri (intizamdan-düzenlenme) zaman husule getirdikleri ahenk “hars” namını alır. 2) Müesseseler bir dine mensup milletlerin mecmuu (toplamı) olan bir “ümmet” yani bir “beynelmilliyet” dairesinde terekküp ettikleri (karışıp birleştikleri) zaman bundan çıkan mecmuuya “medeniyet” denilir. 3) Müteaddit ümmetlerin arasında intişar eden (yayılan) yahut etmekte bulunan müesseselerin mecmuuna da “temeddün” (uygarlaşma) ismi verilir. Medeniyetin başlıca esası: Dindir. İbadât ve itikadât gibi diğer bütün müesseseleri de din doğurmuştur. İçtimaiyat ilmi (sosyoloji), dini hadiselerin iptidaiyetini (başlangıçtaki bilgilerini) ilk defa gösterince herkes şaştı. Halbuki bunlar bütün diğer hadiselerin tohumu idi… “Temeddün” (uygarlık) ilmi usullerden, fenlerden âletlerden ibarettir. Ve “Beynelümem”dir(ümmetler arasıdır). Yaşadığımız asrın beynelümem bir temeddünü olduğu gibi Müslüman milletlere mahsus olmak üzere beynelmilel bir “İslam Medeniyeti” ve yalnız Türklere mahsus “Milli Türk Harsi” mevcuttur. Müesseselerin böyle üç türlü ahenk teşkil edebilmesi için üç türlü nâzımın (düzenleyenin) bulunması iktiza eder (gerekir): 1)lisan, 2) Din, 3) İlim. Müesseseler ir lisanın hususi rengiyle mülevven olarak (renklenerek) terekküb ettikleri (birleştikleri) zaman “hars” (kültür) meydana gelir... O halde “Millet” zümresini ayıran nedir? Lisandır. “Beynelmilliyet” zümresini tefrik eden nedir? Dindir. “Beynelümemiyyet” zümresini temyiz eden ise? İlimdir. Ve müesseselerin lisani bir şiraze ile birleşmesinden hars, dini bir şiraze ile birleşmesinden medeniyet, ilmi bir şiraze ile birleşmesinden temeddün husule gelir-İslam Mecmuası, sayı 27, 3 Nisan 1331 (1915) (Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri: Olup Bitenler, Toplumsal Yazılar, 2000, s:73-78).
Bu durumda yukarıda yer verilen Atatürk’ün “Mahiyetimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız!” sözünden hareketle akla gelen soru şu oluyor ister istemez: Milli Mücadele verildikten sonra elde tutulabilenlerle (toprak, kaynak, vs.) mazlumluk, ezilmişlik çerçevesinden hareketle ortak bir amaca (kalkınma) yönelmek bir “halk” ve “ulus” olmak için bir yeter sebep midir? Bu sorunun yanıtını nesnel olarak verebilmek ise idealizmden ayrılarak ancak olgulardan hareketle mümkündür diye düşünüyorum. Bunu yapmayı bu yazının dışında tutarak yapılması gerekenin öncelikle Ömer Seyfettin’in “Millet” tanımından Atatürk’ün “Halk” ve onun gerektirdiği “Ulus” tanımlarına doğru gidişin toplumsal altyapısını analiz etmek olduğunu belirtmek gerekmektedir.
Burada ise Atatürk’ün yukarıda değinilen kavramlar hakkında Ömer Seyfettin’den (giderek Ziya Gökalp’ten) temelde ayrılan düşüncesini belirtmek gerekirse: “…29 Ekim 1923 de Fransız yazarı Maurice Pernot’ya verdiği demeçte şu açıklamada bulunuyor: Memleketler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir ve ulusun ilerlemesi için de bu biricik uygarlığa katılması gerekir. Osmanlı İmparatorluğu’nun düşüşü, batıya karşı elde ettiği zaferlerden çok gurur duyup kendisini Avrupa uluslarına bağlayan ilişkileri kestiği gün başlamıştır. Bu doğru değildi bunu tekrar etmeyeceğiz” (İhsan Akay, Atatürkçülüğün İlkeleri, 1973, s:118). İhsan Akay’a göre: “Kültürün uygarlığa üstünlüğünü savunan” “… Gökalp’in Türkçülüğünden hayli yararlanmış olan Atatürk, kültür ile uygarlık kavramlarını çatıştıran tanımlamalardan hiç hoşlanmamış, aksine, kültür ile uygarlık kavramlarını uzlaştırmaya bakmıştır her zaman. Kültür ile uygarlık aynı şeydir Atatürk’e göre” (İ.Akay, a.g.e. s:124).

1960 Meclis Tahkikat Komisyonu'nun Anımsattıkları

Bu yazımı daha önce seri olarak yazmayı sürdürdüğüm “Millet İradesinden Hareketle” dizisinin kaldığı yerden olmasa da bir devamı olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. Diğer taraftan günümüzde olup bitenlere bir ışık tutacağını da sanıyorum.
Bundan 49 yıl önce, yaklaşık 10 yıl süren Demokrat Parti iktidarının sonunu getiren 1960 yılının 18 Nisan günü TBMM’de;“Bursa Milletvekili Mazlum Kayalar ve Denizli Milletvekili Baha Akşit'in 'CHP'nin yıkıcı, gayri meşru ve kanun dışı faaliyetlerinin memleket sathında cereyan tarzı ve bunların mahiyetlerinin nelerden ibaret olduğunu tahkik, tespit ve memleketin her tarahnda yaygın bir halde görülen kanun dışı siyasî faaliyetlerin muhtelif sebeplerine intikal etmek, matbuat meseleleriyle adlî ve idarî mevzu¬atın ne suretle tatbik edilmekte olduğunu tetkik eylemek üzere Meclis tahkikatı açılmasını isteyen önergeleri kabul” edildi. (http://www.e-tarih.org/sayfa.php?sayfa=1987440.2327699.6982941.0.0.php&1960)
Siyaset bilimci Cem Eroğul’un tarihi belge olarak nitelediği bu önerge metnini Eroğul’un “Demokrat Parti – Tarihi ve İdeolojisi” isimli kitabından aktarıyorum;
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyasetine, Cumhuriyet Halk Partisi’nin gayrimeşru mücadele usullerini terk etmesi için 11 Ağustos 1958 tarihinde Demokrat Parti Meclis Grubu bir tebliğ neşretmiş bulunuyordu. Bu tebliğden sonra CHP’liler faaliyetlerini ve hareketlerini büsbütün artırmışlardır. Bu itibarla CHP’lilerin:
a) Meşru iktidarımızı en ağır isnatlarla kötüleme ve halkı kanunları ihlale, kanuni tedbirlere karşı mukavemete, hükümete karşı mukavemete, hükümete karşı galeyana ve fiili tecavüzlere tahrik ve teşvik etmek,
b)Müsait telakki ettikleri mahallerde mensuplarını silahlandırmak suretiyle iktidar mensupları üzerinde baskı yapmak ve kardeş kavgasına müncer olabilecek tertiplere başvurmak,
c)Orduyu siyasete karıştırmak,
d)Hükümetin meşruiyetinden halkı şüpheye düşürerek ve gelecek seçimleri de daha şimdiden muallelmiş gibi göstererek kurulmuş ve kurulacak hükümetler aleyhine vatandaşları tahrik etmek,
e)Hücre teşkilatı kurarak yıkıcı ve kanun dışı faaliyetlerde bulunmak,
f)CHP ile aynı maksat ve gayelerle ve neşir yolu ile faaliyette bulunarak genç demokrasimizin manevi temellerini şantaj ve tehdit suretiyle işlemez hale getirmek, hakikatleri tahrif ve yalan neşriyatta bulunmak suretiyle memleketin iktisadi, içtimai hayatını tehlikeye maruz bırakmak, Cumhuriyet Halk Partisi ile bir kısım basın ve yukarıda tafsil edilen hususların sebeplerini ve mahiyetini tetkik ederek elde edeceği neticeleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bildirmek üzere dahili nizamnamenin 117. maddesine göre 15 kişilik bir tahkikat encümeni kurulmasını ve bu encümenin mesaisini üç ayda ikmal etmesini arz ve teklif ederiz.”
Bu sürecin devamında yaşanan gelişme ise 27 Nisan 1960 tarihinde 7468 Nolu Tahkikat Encümeni Selahiyet Kanunu’nun uzun ve çetin tartışmalardan sonra kabulü olmuştur. Buna dayanarak 12 CHP milletvekili 3-6 celse çıkarma cezası alırken muhalefet lideri İnönü, 12 inikat cezasına çarptırıldı ve Meclis görüşmelerinin yayınlanması yasaklandı. (http://www.e-tarih.org/sayfa.php?sayfa=1987440.2327699.6982941.0.0.php&1960). Yine Cem Eroğul’un aynı kaynağına başvurarak anılan kanunun önemli maddelerini aktarıyorum;
“Mad. 1: Türkiye Büyük Millet Meclisi encümenleri ve naip olarak vazifelendirecekleri Tali Encümenler; Ceza Muhakeme Usulü Kanunu, Askeri Muhakeme Usulü Kanunu, Basın Kanunu ile diğer kanunlarda Cumhuriyet Savcısı’na, sorgu hakimine, sulh hakimine ve askeri adli amirlere tanınmış olan bilcümle hak ve selâhiyetleri haizdir.
Mad. 2: Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenleri: a)Tahkikatin selametle cereyanını temin maksadıyla her türlü neşriyatın yasak edilmesine; b)Neşir yasağına riayet edilmemesi halinde mevkute veya gayrimevkutenin tabı veya tevziinin menine; c) Mevkute veya gayrimevkutenin toplatılmasına, mevkutenin neşriyatının tatiline veya matbaanın kapatılmasına; ç)Tahkikat için lüzumlu görülen veya sübut vasıtalarından olan her türlü evrak, vesika veya eşyanın zaptına; d)Siyasi mahiyet arz eden toplantı, hareket, gösteri ve emsali faaliyetler hakkında tedbir ve karar almaya; e)Tahkikatın selametle intacı için lüzumlu göreceği bilcümle tedbir ve kararları ittihaz etmeye ve Hükümetin bütün vasıtalarından istifade eylemeye dahi selahiyetlidir.
Mad. 3: Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenlerince ittihaz olunan tedbir ve kararlara her ne surette olursa olsun muhalefet edenler bir seneden üç seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılırlar.
Mad. 5: Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenlerinin yaptığı tahkikat gizlidir…
Mad. 9: Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenlerince ittihaz olunan karar veya tedbirler kati olup aleyhine itiraz olunamaz.”
Dönemin CHP Ankara Milletvekili Hıfzı Oğuz Bekata söz konusu kanuna ilişkin CHP’nin girişimini şöyle aktarmaktadır: CHP ve Basın aleyhinde tahkikat yapmakla vazifeli, DP’li beş mebustan kurulan, Meclis Tahkikat Komisyonu’na Anayasa dışı fevkalade selâhiyetler verilmesi hakkındaki kanun teklifinin tümü üzerindeki müzakereler sırasında Meclis’te 27 Nisan 1960 Çarşamba günü büyük gürültüler ve münakaşalar oldu. Bu esnada maddelere geçilmeden önce reye arz edilmek üzere şu önergeyi Riyasete verdik:
T.B.M. Meclisi Reisliğine
Bu kanun teklifi Anayasa’ya aykırıdır.
Bu itibarla reddini arz ve teklif ederiz. 27.04.1960
Ankara Milletvekili Adana Milletvekili
Hıfzı Oğuz Bekata Hamdi Öner
Riyaset tarafından Meclise arzı usulen şart olan bu önergemiz, Mecliste hiç okunmamış, reye konulmamış ve tarihi mesuliyetinden kurtulmak endişesiyle olacak, 27 Nisan 1969 tarihli T.B.M. Meclisi zabıt ceridesinde de neşredilmemiştir.(Hıfzı Oğuz Bekata, “Birinci Cumhuriyet Biterken”, Ankara, 1960, s.216). Bekata bir gün önceki Meclis oturumunda ise Kanunun birinci maddesi üzerindeki görüşünü kitabında şöyle aktarmaktadır: Hadi Tan’ın ve Akşemsettinoğlu’nun (DP Bolu milletvekili Reşat Akşemsettinoğlu) konuşmaları maksadı zaten açığa vurdu. Artık iyice anlamış oluyoruz ki, bu teklif herhangi bir tahkikat Encümenine selâhiyet getirilmesi için getirilmiş değildir. Bu teklif, C.H.P. ve Basın aleyhinde tahkikat yapmak için kurduğunuz Encümeni gayrimeşruluktan ve selâhiyetsizlik ithamından kurtarmak ve O’nu anayasa dışı yetkilerle teçhiz ederek, kullanmak için, Hükümetten gelen hususi bir gayretin ifadesidir. Akşemsettinoğlu boş bulunarak yaptığı itirafla bize bir ufuk da açtı. Bu Encümenin benzeri olarak İstiklal Mahkemelerini örnek gösterdi. Tamam, görünüyor ki maksat meydanda, İstiklal Mahkemelerine mütenazır selâhiyetleri haiz bir anormal mahkeme kurup işleteceksiniz, demektir.
Diğer taraftan anılan Kanunun Anayasa’ya aykırılığı konusunda Prof. Orhan Aldıkaçtı aynı kanıda olmadığı gibi İstiklal Mahkemeleri’ni de örnek göstermektedir. Aldıkaçtı, Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi..., ….s.117. Belirtelim ki, yukarıda açıkladığımız gibi, 1924 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu, doğal yargıç ilkesini kabul etmemiş, Teşkilât-ı Esasîye Kanununun görüşmelerinde önerilmiş olmasına rağmen, özel yetkilere sahip olağanüstü mahkemelerin kurulmasını yasaklamamıştı. Keza izleyen yıllarda da olağanüstü mahkeme niteliğinde olan istiklal mahkemeleri kurulmuş ve çalışmışlardır. Böyle bir anayasa ortamında Meclis Tahkikat Komisyonlarına yargısal yetkiler verilmesinin anayasaya aykırı olmadığı bile düşünülebilir. http://www.anayasa.gen.tr/1961anayasasi.htm#_ftn23.
Bu noktada, yukarıda sözünü ettiğim “Millet İradesinden Hareketle” dizisinin dördüncüsünden bir alıntı ile, siyasi mücadelenin daha eski dönemine bir girinti yapmakta yarar görüyorum: “Bu bölümü bağlamadan önce konumuz açısından altı çizilmesi gereken noktanın, Osmanlı İmparatorluğu’nun sivil-asker bürokrat ve bazı aydınlarınca yönlendirilen Kurtuluş Savaşı’nın hedefi olan; istiklâl, vatanının namusunun kurtarılması ve düşmanın defedilmesi fikrinin etrafındaki ittifak, bu amaca ulaşılmasını takiben yerini yeniden merkezi güç tesisi mücadelesi ve buna karşı muhalefete terk etmiştir. Buna yönelik olarak da taraflar ve saflar belli olmaktadır. Ayrıca, Sözü edilen ittifakın iğreti ve geçici niteliği, kurtuluş mücadelesinin en kritik anlarında dahi göz önündedir. Bu görüntüyü anlatmak için Birinci TBMM’nin sahne olduğu çetin güç mücadelesinden pek çok örnek vermek mümkündür. Ancak bunun öncesinde ortaya koymaya çalıştığım saptama bu siyasi mücadelenin taraflarının siyasi yöntemlerinin daha öncekilerle benzeşen karakteri ise yine yukarıdan aşağıya, yani yönetime talip olanlardan topluma doğru olmasıdır.” http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=108819
Nitekim Birinci Meclis’in seçim kararı alarak dağılması sonrasında oluşan İkinci Meclis’te ve Cumhuriyet’in ilanı sonrasında da bu siyasi mücadele devam etmiştir. Bu kez Mustafa Kemal ve İnkılaba karşı olanlar Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda toplanmışlar, Milli Mücadele sırasında idareyi ele almaya çalışan İttihatçılar da amaçlarının gerçekleşmemesi üzerine bu fırka içinde yer almışlardır. Sonrasında ise Terakkiperver Fırka’nın kapatılması, Şeyh Sait İsyanı, Takrir-i Sükun Kanunu’nun uygulanması, Mustafa Kemal’e suikast tertibinin ortaya çıkarılması ve İstiklal Mahkemeleri’nin çalışmaları gelmiştir. Bunun üzerine 26 Haziran 1926’da Ankara Milli Kütüphane binası mahkeme salonu haline getirilerek duruşmalara geçilmiştir. 26 Ağustos 1926 tarihinde ise mahkeme kararını açıklamış, Cavid, Dr. Nazım, Hilmi ve Nail Beyler idam diğerleri de çeşitli cezalara çarptırılmıştır (Selma Ilıkan-Faruk Ilıkan “Ankara İstiklâl Mahkemesi-Resmi Zabıtlar” İstanbul, 2005). Böylece eski İttihatçıların tasfiyesi gerçekleştirilirken, Terakkiperver Fırka’nın kurucuları da aktif siyasetten uzaklaştırılmışlardır. (İstiklâl Mahkemeleri Kanunu için bkz. http://tr.wikisource.org/wiki/%C4%B0stiklal_Mahkemeleri_Kanunu)
Bu saptamayı yaptıktan sonra tekrar 1960 yılına dönersek; tek başına iktidarın üçüncü seçim döneminin sonuna gelindiğinde DP iktidarının muhalefet üzerinde kurduğu baskının şiddetinin giderek arttığı yönünde genel bir görüş birliği bulunmaktadır. Tarihçi Bernard Lewis bu dönemi ve başlangıcını şu vurgularla özetlemektedir; “DP 1954 yılında ardından çok bariz bir şekilde yön değiştirdiği ikinci seçim zaferini kazandı. Daha seçimlerden önce, 7 Mayıs 1954’te hükümet, resmi kadrolara karşı basın yoluyla iftiraya ve “kamu düzenini bozan ya da devletin mali veya siyasi itibarını zedeleyecek yanlış haber, bilgi veya belge”nin yayımlanmasına ağır cezalar getiren yeni basın yasasını geçirmişti. Dahası bu yasa, sözü edilen kapsamdaki suçlamaların doğruluğunun kanıtlanmasının, suçlamanın yapılabilmesi için gerekli olmadığını da hükme bağlıyordu. Seçim zaferinden sonra, 21 Haziran ve 5 Temmuz’da DP, hükümete 25 yıllık hizmeti bulunan yargıçları hemen, devlet memurları ile silahlı kuvvetler mensuplarını ise bir süre açığa aldıktan sonra emekliye ayırma yetkisini veren iki yeni yasa çıkardı. Yargıçları ilgilendiren bu yasa özellikle önemliydi. Serbest seçimleri gerçekten mümkün kılan değişikliklerden biri, seçim iradesi sorumluluğunun valilerden ve dolayısıyla İçişleri Bakanlığı’ndan alınıp Türkiye’de büyük ölçüde bağımsızlığı olan yargıçlara aktarılmasıydı. DP iktidarı daha baskıcı bir hale geldikçe ve meclisi daha etkili bir şekilde denetim altına aldıkça, muhalefetin elinde tek itiraz yolu olarak mahkemeler ve bağımsız hakimler kalmıştı. Böyle pek çok dava açıldı, bunların arasından en önemli olanı Ankara’daki Yargıtay’a uzanıyordu. Yirmi beş yıldan az görev yapmış biri Yargıtay Başkanı olamıyordu ve emeklilik kuralı hükümete, inatçı yargıçlara baskı uygulamakta kullanabileceği ve kullandığı bir silah sağlamıştı. Seçim yasasında da değişiklikler yapıldı ve 27 Haziran 1956’da, toplantı ve gösterilere katı sınırlamalar getiren toplantı ve dernekler kanunu Meclis’teki etkin muhalefete karşın kabul edildi. Bardağı taşıran son damla 1960’ta siyasi tansiyonun tırmandığı bir dönemde; muhalefeti kanun yetkisiyle “soruşturmak” üzere hükümet partisine ait bir meclis komitesi oluşturulması oldu (Bernard Lewis, “Demokrasinin Türkiye Serüveni”, İstanbul, 2007, s.14).
Ankara, 10.01.2009

30 Haziran 2008 Pazartesi

Millet İradesinden Hareketle-5

Önceki bölümden devamla cumhuriyetin kuruluşuna ve Ankara’da merkezi bir otoritenin tesisine giden hızlı süreçte, Kurtuluş Savaşı’nın yöneticileri ve onlara destek olanlar arasında geçici mahiyette olduğu anlaşılan ittifakın dağılmasının öyküsünü farklı kaynaklara başvurarak anlatmaya devam ediyorum. Fondaki bu anlatımın önünde ise öteden beri vurgulamaya çalıştığım nokta, “millet iradesi” kavramının öznesini oluşturması beklenen toplumun süregelen siyasi mücadelenin baş aktörlerinin kısmen seyircisi, büyük ölçüde de yabancısı olmasıdır.
Bu bölümde de başvurmak istediğim ilk kaynak; Kaynak Yayınları’nın “Komintern Belgelerinde Türkiye” serisinin birinci kitabı olan “Kurtuluş Savaşı ve Lozan” alt başlıklı kitabı. 18 Ağustos 1923 tarihli ve “Türkiye’de Temmuz Olayları” başlıklı yazısında Henri Paulmier şunları kaydetmektedir: “Temmuz ayı Türkiye’ye Kemalizmin zaferini getirdi. “Halk Partisi” denilen partinin adayları, seçime girdikleri her yerde sandıkta seçimin galibi olarak çıktılar. Seçmen kitleleri önünde programını savunma olanakları muhalefetin elinden alındı. Kemalizmin ajanlarının, amaçlarına varmak için kullandıkları araçlara burada değinmek yerinde olacaktır…Seçim sandığına gittiklerinde seçmenlere, içinde Halk Partisi oy pusulası olan mühürlü bir zarf verildi . Bu zarfları, sandık kurulunu oluşturan muhbirlerin gözetimi altında sandığa atmak zorundaydılar. Yani, Kemal ve gözdelerine oy vermeye zorlandılar.” Peki neydi Mustafa Kemal’i ve yakınındakileri Birinci Meclisi değiştirme pratiğine yönelten. Bunun cevabı, bir önceki yazıda son perdesi uzun bir alıntıyla aktarılan ve demokrasi tarihimizde özellikle muhafazakâr siyasi kesimlerin en ileri demokratik uygulama olarak büyük önem atfettiği Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yapısında ve 1923 yazına gelinen süreçte yatmaktadır. Bunun için tarihte kısa bir geri dönüş yapmaya gerek vardır. http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=108819
Bu geri dönüşün başlangıcını yine bir kaynağa başvurarak yapmak istiyorum. Bu kez tanığımız 1922-23 yıllarında Türk Sovyet dostluğunun hüküm sürdüğü Ankara’da görev yapan Sovyet diplomat S.İ. Aralov. Başvurulan kaynak ise “Bir Sovyet Diplomatın Anıları”, (1985) isimli kitap. Aralov Mustafa Kemal’e atfen şunları kaydediyor(s.164): “Mustafa Kemal Paşa, “Anadolu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti”ni kurtuluş hareketinin bu ilk kaynağını; 1919 yılında toplanan Erzurum ve Sivas kongrelerini hatırlatırken, daha o zaman değil yalnız padişah hükümetinin direnişiyle, ama, doğrudan doğruya hareketin içinde de, grup halinde ya da kişisel anlaşmazlıklarla karşılaştığını belirtti. Mustafa Kemal Paşa, o zaman bana şunları söylemişti: “Ordu sadece bir isim olarak vardı. Her şeyi korkunç bir karışıklık içinde yaratmak gerekiyordu. Generaller ve subaylar şaşkın bir haldeydiler. Onlara bir çıkış yolu göstermek, morallerini yükseltmek gerekiyordu. Ne onlar ne de halkın öteki grupları, ulusu, padişahsız ve halifesiz kurtarmanın mümkün olacağına inanmıyorlardı. Halife ve padişah düşüncesini itibardan düşürmek gerekiyordu. Biz bunu yavaş yavaş yapıyorduk. Bu yüzden bize küfürler yağdırıyor, dinsiz, vatansız, hain diyorlardı. Bundan başka, birçokları İngiltere’den, Fransa’dan, İtalya’dan korkuyorlardı….İşte ülkemiz bu durumdaydı. Ama halk ayaklanıyordu, kurtuluş bundaydı. Önümüzde ulusal egemenlik üzerine yeni bir Türk devleti meydana getirmek duruyordu. Silah ve savaş arkadaşlarım her zaman benimle bir düşüncede değillerdi. Padişah ve itilaf devletleri ajanları bunlara çeşitli korkular aşılıyorlardı. Durum ağırdı, ama bir çok dostlar ortaya çıkıyordu, millet de bizi destekliyordu”…Gerici güçler, Mustafa Kemal’e karşı çok şiddetli düşmanca bir kampanya açmışlardı. Bununla ilgili olarak kendisi, büyük bir acı ile şunları yazmaktadır: “Bazıları, başlamış olan ulusun birleşmesi hareketine, benim kişisel insiyatifimin bir sonucu olarak bakıyorlardı. Bunu, halkın siyasal uyanışı olarak açıklamanın daha doğru olacağını anlamıyorlar ve halkın beni lanetleyeceğini umarak, insiyatifimi göstermek imkânından yoksun etmeye, beni inkâr etmeye, beni yalanlamaya çalışıyorlardı.” Görüldüğü gibi iktidar için mücadele çetin ve Mustafa Kemal’in niyeti ise nettir; padişah iradesine dayanan merkezi iktidarı, halkın iradesine dayanan bir hareketle ortadan kaldırarak yeni bir merkezi idare tesis etmek. Söz konusu iradenin vücut bulduğu yer ise kuvvetler birliğine dayalı, yasama ve yürütme yetkisini elinde tutan Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’dir. Ne var ki burada da durum güllük gülistanlık değildir. Yunanlılara karşı kazanılan zaferden sonra İngiliz taraftarlığı nedeniyle itibarını yitirmiş olan Padişahın kovulması kararının, karşıtlıkları bilinen Rauf Bey ve Kazım Karabekir Paşa’nın dahi direnemediği koşullarda nispeten kolay alındığı Mecliste, Mustafa Kemal ve yakın çevresine karşı muhalefet giderek sertleşmektedir. Aralov’a göre bu muhalefet; “…hocalara, büyük toprak ağalarına, eskiden sarayla sıkı ilişkileri olan bazı memurlara, yüksek generalleden bazılarına, İttihatçılardan bir bölümüne dayanmaktaydı…Muhalefet zirai reformdan, köylünün toprağı almasından, işçi sınıfı mücadelesinin gelişmesinden, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile sıkı yakınlık kurmasından korkuyordu. Muhalefet, Mustafa Kemal’in halk hareketine kolaylık göstermeyeceğine emin değildi” (Aralov’un altını çizdiğim görüşü ise ilginç ve ayrıca değerlendirmeyi hak ediyor). Ancak dengeyi Mustafa Kemal lehine bozan, Aralov’un da belirttiği gibi “Muhalefete karşı gerçek güç, tamamıyla Mustafa Kemal’den yana olan, orduydu.”(s.169-170) Ancak bu gücü arkasına almak da yine sancılı bir süreci gerektirmiştir.
Bu noktada, Mustafa Kemal’i 1923 seçimlerine getiren koşulları daha iyi değerlendirebilmek için daha önce, ordunun ve sivil bürokrasinin kurtuluş mücadelesi içerisindeki öncü konumunun özet bir tahliline gereksinim bulunmaktadır. Bu noktada Zeki Sarıhan’ın “Kurtuluş Savaşında İkili İktidar”(Kaynak Yayınları, Mayıs 2000) isimli kitabındaki analiz yararlı bir kaynak niteliğindedir. Sarıhan çalışmasına konu olan tarih dilimini açıklarken şu tesbiti yapmaktadır; “…özellikle Mayıs 1919-Nisan 1920 arası, Kurtuluş Savaşı’nda herkesin yerini alma dönemidir. Türkiye’de iki ayrı devletten biri bu süre içinde kurulmuştur. İstanbul hükümetiyle Anadolu bu süre içinde kendi kuvvetlerini birbirlerine karşı hazırlamışlardır. 1920 ortalarından başlayarak her iki taraf da artık durumlarını korumak ve pekiştirmek yolunu tutmuşlardır.” Sarıhan tezinin ana sorusu olarak şunu ileri sürmektedir; “ Devrimlerin ortak yasaları vardır. Önceki iktidarın bürokrasisisni parçalayarak yerine kendi bürokrasisisni getirmek; bu ortak yasalardan biridir. Türk devrimi bu konuda ne yapmıştır?” Araştırmasının sorununu bu şekilde belirlerken Sarıhan kendisine bu soruyu sorduran nedenler olarak ise şunları ifade etmektedir: “Kurtuluş Savaşı Günlüğü’nü hazırlarken (yazarın bir başka çalışması), dikkatimi çeken ana konulardan biri de buydu. İki taraf arasında kıyasıya bir bürokrasi kavgası yaşanmıştı. Bürokrasi iktidar demekti. O yıllarda Türkiye’de ikili bir iktidar vardı. İstanbul hükümetlerinin iktidarı ve Anadolu’da Kuvayı Milliye iktidarı.” Sarıhan Kurtuluş Savaşı’nın sınıfsal altyapısını ise şu sözlerle ifade etmektedir; “Türk Kurtuluş Savaşı, Türkiye tarihinde, halkın fiili katılımı bakımından en geniş ayaklanmadır. Bu ayaklanmada önderlik, asker ve sivil bürokrasinin ilerici kesiminde ifadesini bulan Türk burjuvazisindedir…Kurtuluş Savaşı milli bir devrim savaşıdır. Bu savaş Misakı Milli asgari programıyla bütün milleti bir araya getirmeyi amaçlamıştır. Bu devrimin hedefi, Türkiye’yi istila eden ya da denetim altına almaya çalışan dış güçlerdi. Önderlik millete çağrısını buna göre yapmıştır. Ne var ki, bütün milleti bu program çevresinde toplamak mümkün olmamıştır. Osmanlı toplumunun dış ticaretini elinde tutan kesimiyle merkezi feodal devletin temsilcisi Osmanlı Sarayı, Kurtuluş Savaşı’nda düşmanla işbirliğine kaymışlardır….Bununla birlikte, Türk Kurtuluş Savaşı’nda birçok siyasi akımın, milliyetin, mezhep ve tarikatın, sınıf ve zümrenin, bağımsızlık gibi geniş bir çerçeve içinde işbirliği yaptığını görüyoruz. Sarıhan bu ulusal niteliği olan ayaklanmanın önderliğinin çevresini oluşturan sivil ve asker bürokratları şu şekilde sınıflamaktadır; “A) Ordu Bürokrasisi (Askeriye): 1)Harbiye Nezareti merkez kadrosundaki yöneticiler, 2) Ordu Kumandanları, 3)Ordu Müfettişleri, 4) kolordu Komutanları, 5) Tümen Komutanları, B) Sivil Bürokrasi (Mülkiye Memurları): 1) Dahiliye Nezareti merkez kadrosundaki yöneticiler, 2) İnceleme Kurulları, 3) Valiler, 4) Mutasarrıf ve kaymakamlar.” Sarıhan bürokrasiye dair tahliline şöyle devam ediyor: “Şüphesiz devrimde bir tutum almak zorunda kalanlar yalnızca yukarıdaki bölümlemede yer alan, bürokrasinin üst düzeyinde bulunanlar değildir. Askeri birliklerde daha küçük birlik komutanları ya da daha küçük rütbeli askerler, sivil bürokraside kaymakamlar, vilayetler, sancak ve kaza merkezlerindeki daire müdürleri, nahiye müdürleri, öğretmenler, telgrafçılar, devlet hizmetinde çalışan din adamları ve benzerleri de İstanbul’la Anadolu arasında tercihler yapmışlar, buna göre de İstanbul hükümetlerinden ve Anadolu’daki Milli Hareketin önderliğinden olumlu ya da olumsuz davranışlar görmüşlerdir…Fakat Türk Kurtuluş Savaşı’nda öncelikle tutumlarını belirlemek zorunda kalanlar, üst düzey yöneticileri olmuştur. Bunun en önemli nedeni, üst düzey yöneticilerinin hükmettikleri alanın genişliğidir. Çünkü bu yöneticilerin, örneğin, bir ordu müfettişinin tutumu, birkaç kolorduyu ve birkaç ili; bir ordu komutanının tutumu yüzlerce subayı ve binlerce kişilik kuvveti taraflardan biri yanında, diğeri karşısında tutum almaya sevk etmesi demektir.” (s.9-13)
Zeki Sarıhan’ın yukarıya geniş olarak aldığım analizinin ve bağımsızlık etrafında oluşan ulusal koalisyonun ilginç fotoğrafını Birinci Meclis’in genç memuru Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, “İlk Meclis-Milli Mücadele’de Anadolu” isimli kitabında “Burada anlatacaklarım, objektif ve bilimsel yöntemle taranmış, siyasal ve sosyal yönden ilginç olarak değerlendirilmiş olaylar olmayıp, bir genç gözüyle benim ilginç bulduğum ve unutamadığım olaylardır” diye söze girerek şöyle çekmiştir: “1920’ de Meclis’e ilk kez memur olarak girdiğimde hemen dikkatimi çeken durum, milletvekillerinin kılık, kıyafet, yaş, kafa yapısı ve görgülerinin başka başka ve çok değişik oluşuydu. Beyaz sarıklı, ak sakallı, cüppeli, eli tesbihli hocalarla pırıl pırıl üniformalı genç subaylar; yazma veya şal sarıklı aşiret beyleri: külahlı ağalar ve kavuklu çelebilerle Avrupa üniversitelerinden yeni dönmüş, Batı kültürüyle yetişmiş, nokta bıyıklı, Kuvayı Milliye kalpaklı gençler, Meclis sıralarında yan yana oturuyorlardı. Bilgileri ve yetişme ortamları çok değişik olan bu insanlar bir tek amaç doğrultusunda birleşmişlerdi: Vatanı kurtarmak. Bu birleşmeyi sağlayan kişi de Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa idi…Benim için başlangıçtaki en ilginç olay, Meclisin açıldığının ikinci günü, Mustafa Kemal Paşa’nın, Milli Mücadelenin nasıl başladığı konusunda bilgi veren ve akşama kadar süren konuşması ve bunun sonunda Meclis’e kendisinin okuduğu bir önerge olmuştu. “İcra, Teşri, İslamda İttifakı Cumhur” gibi sözleri içeren, çok ağdalı Osmanlıca ile yazılmış bu önergeyi dinlerken o zaman pek bir şey anlamamıştım. Özet olarak anladığım şuydu: Mustafa Kemal Paşa bütün devlet işlerine bu Meclis’in el koymasını ve bir hükümet kurulmasını istiyordu. Kimi milletvekilleri ise buna yanaşmıyorlardı…Büyük Millet Meclisi halinde toplandıktan sonra, bundan niçin kaçındıklarını bir türlü anlayamamıştım. Bizim müdür yardımcısı Tevfik Bey’e sorduğumda: “Kolay değil. Bu padişaha ve İstanbul’daki hükümete karşı bir isyan mahiyetindedir. Bu iş yürümezse hepimiz asılırız” demişti. İşte benim küçücük görevimin bile ne kadar önemli olduğunu o vakit çok iyi anlamış ve doğrusu bundan gurur duymuştum”(s.77-78).
…devam edecek

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Millet İradesinden Hareketle-4

Çıkış noktası olarak “millet iradesi” kavramının yakın dönem siyasi tarihimizdeki akımlardaki yansımasını anlamaya ve bu kavramın gerçekte neye karşılık geldiğini keşfetmeye dönük olarak farklı kaynaklardaki arayışımın bu bölümünde kurtuluş savaşı ve sonrası dönemi ele almaya çalışacağım.
Bu bölüme Kaynak Yayınlarından çıkan; “Komintern Belgelerinde Türkiye-2, Kemalist Cumhuriyet” isimli kitaptan bir alıntı ile başlamak istiyorum. Söz konusu aktarımın kaynağı 16 Ocak 1924 tarihli bir belge olup, yazarı G. Asthakov’un izlenimlerini, saltanatın kaldırılması sonrası, ancak Lozan Antlaşması’nın imzalanması ve halifeliğin kaldırılması öncesi dönem atmosferinde değerlendirmek gerekmektedir. Haber aktarımının öncesinde, yayın organının Redaksiyon Kurulu’nun imzasıyla şu ifade yer almaktadır:“Son olaylar Türkiye’de siyasal mücadelenin sertleşmekte olduğunu ortaya koydu. 7 Ocak’ta İzmir’de Kemal Paşa’nın hedef olduğu suikastin yankıları sürüyor. Ancak resmi bir yalanlamanın gerektiğini de unutmayalım. Kemalizm karşıtı Babı’âli gazetecilerinin Aralık ayında İstiklal Mahkemelerince ağır cezalara çarptırıldıkları bilinmektedir. Arkadaşımız G. Asthakov gelişen olaylar üzerine bizi aydınlatıyor” Burada sözü edilen suikast tarihe “İzmir Suikasti” olarak geçen olay değildir. Konu hilafetin savunulması bağlamında 1922-24 arasında İstiklal Mahkemelerinde yargılanan gazeteciler olayıdır. Konuya ilişkin olarak Prof. Yücel Özkaya şu saptamayı yapmaktadır: “Daha önceleri, hilâfetin kaldırılmaması yolunda yayın yapan, gazetecilerle ilgili olarak 9 Aralık 1922’de İstanbul İstiklâl Mahkemesi’nde başlayan gazeteciler davası, 2 Ocak 1924’te sonuçlanmıştı…Cumhuriyet ve Mustafa Kemal’e suikast anlamı taşıyan bu dava sonunda gazeteciler niyetlerinin kötü olmadığını ispat etmiş ve beraat etmişlerdi. İstiklâl Mahkemesi’nin çalışması sürerken, İlyas Sami (Kalkavanoğlu), komünist Hemşinli Mehmet Azapkaptı, Sandalcılar Kahyası Hasan, Dayı Mesut, Kör İbrahim, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e ve Cumhuriyete suikast iddiasıyla tutuklanmışlardı, İlyas Sami Bey, 30 Aralık 1923’de mahkemeye baş vurarak suçsuz olduğunu iddia etti. Ancak, sonuç çıkmadı…12 Ocak 1924’de başlayan ilk yargılamadan sonra, 5 Şubat 1924’de mahkeme sonuçlandı. Ancak delil yetersizliğinden sanıklar beraat etmişlerdi”(Atatürk Araştırma Merkezi Degisi, Sayı 22, Kasım 1991. Sözü edilen gazeteciler davası ile ilgili olarak ise Özkaya şunları kaydetmiştir: Cumhuriyetin ilânından sonra, ne yazık ki, Vatan, Tanin, Tasvir-i Efkâr gazeteleri halifelik lehinde ve Cumhuriyet aleyhinde yazılar yazmaya başlamışlardı. Halife Abdülmecid’in beyanatları da siyasete çok yatkındı… Dünyevî iktidar nimetlerine alışık olan Osmanlı sülalesinin, halifeliği gene dünya imtiyazları için kullanacağı, saltanatın yeniden ihya edilmesi olanağı nedeni ile Türkiye Cumhuriyeti yönetimine karşı kuşku duyması ve fırsat beklemesi olağandı. Meclis de halife konusunda tedirgindi. Nitekim, Rauf Bey ve Kazım Karabekir Paşa gibi askerî liderlerin halifeye yaptıkları ziyaret Meclis tarafından hiç hoş karşılanmıyordu. Rauf Bey, daha önce belirttiğimiz gibi Mecliste Cumhuriyet taraftan olduğunu belirtmiş ise de, samimi olarak buna taraftar değildi…Halifenin şatafatlı hareketleri Meclis tarafından hoş karşılanmamaktaydı…İstanbul gazetelerinin bazıları halifeliğe dört elle sarılmış ve bunu siyâsî tartışma konusu yapmışlardı. Sözde, Halife yazı masasına oturup, Vatan Gazetesi’ne demeç vermiş, kendisine İslâm Dünyasından binlerce mektup ve telgraf, heyet gelmiş, İslâm Dünyası istemedikçe kendisi de istifa etmeyecektir. Aynı gazete, 9 Kasım 1923’de, Hükümetin, hilâfetin görevini tespit etmesinin gerektiğini de öne sürüyordu. Şimdiye kadar, bunun yapılmamasının özür kabul edilemeyeceği yollu bir de tehdit savuruyordu. Tanin Gazetesi ise, 10 Kasım 1923’de, Lütfi Fikri Bey’in “Halifeye Açık Mektup” adlı yazısını yayınlıyordu. Bu yazıda, halifenin istifası ile ilgili haberlerin millette üzüntü uyandırdığı, halifeye saldıranların İslâm ülkeleri yerine Türklerin olmasının doğru olmayan bir hareket olduğu açıklıyordu… Bahis konusu ettiğimiz halifelik ile ilgili yazılara, 11 Kasım 1923’te, Tanin’de “Şimdi de Hilâfet Meselesi” adlı yazı eklendi. Bu yazıda, hilâfet kalkarsa, Türkiye’nin İslâm Dünyası’nda önemi kalmayacağı, bunun milliyetçilik olmadığı savunulmaktaydı. Gazi hazretleri, buna verdiği cevapta, Cumhuriyetsiz olunamayacağını, halifelik ile Cumhuriyetin uzlaşamayacağını hatırlatmak zorunda kalmıştır. Gazetelere beyanat veren Rauf Bey kendini savunarak, sözlerinin yanlış anlaşıldığını belirtmesine karşın, İsmet Paşa, Rauf Bey ve arkadaşlarının Helife’yi ziyaret konusunun, Halife sorunu olduğunu, hilâfetin Türkiye’yi sürüklediği felaketlerin büyüklüğüne değinip “Tarihin herhangi bir devrinde, bir halife kafasından bu memleketin mukadderatına karışma isteği geçirirse, o kafayı mutlaka koparacağız” diyerek gerekli gözdağını vermişti…1923 Aralığında, Tanin, Tevhid-i Efkâr, İkdam gazeteleri, Müslüman Dünyasının iki büyüğü olan Hintli Ağa Han ile Arap Emiri Ali’nin Başbakan İsmet Paşa’ya hitap eden mesajlarını yayınladılar. Bu mesaj, bir çeşit nümayiş belgesiydi. Bu mesaj yayınlanınca, Mustafa Kemal, derhal Millet Meclisini toplantıya çağırdı. Daha önce kısaca değindiğimiz üzere, Meclis’ten bu konuya büyük tepki geldi. Gizli olarak yapılan toplantıda, Gazi, kendisine yollanan Ağa Han’ın mektubunun Londra’dan postaya verilmesine karşın, mektubun eline geçmeden muhalefet yayın organlarında yayınladığını, bunun ise genç Cumhuriyetin düşmanlarının komplo hazırlığı içinde bulunduklarını, sultan-halife koalisyonu havasına girip, eskiyi diriltmek istediklerini belirtti. Bu yazılar gerçekten de, 1 Kasım 1922 tarihli karara, yani saltanatın kaldırılması karar ve inkılâbına aykırı idi. 27 Aralık’tan itibaren de Hüseyin Cahit (Tanin Sahibi ve Yazı işleri Müdürü), Ahmet Cevdet (İkdam Gazetesi), Velid Bey (Tevhid-i Efkâr) ve Hayri Muhiddin mahkemede yargılanmakta idiler. 1 Ocak 1924’de yapılan duruşmalarda, Velid Bey şimdiye kadar Cumhuriyeti savunduğunu, niyetlerinin memlekette huzuru sağlamak olduğunu, Türkiye’de halk idaresinin egemen bulunduğunu, Cumhuriyetin yalnızca bir kelime değişikliğinden ibaret olduğunu ileri sürdü. Ayrıca, Ağa Han’ın mektubunun yayınlanmasında da en ufak bir kötü niyetin olmadığını, bu yayının ehemmiyetsiz bir olaydan ileri geçemeyeceğini, Cumhuriyet konusunda gazeteci olan Ahmet Ağaoğlu ve Celâl ile tartışmalarda bulunulduğunu, kendisinin 2 Aralık 1923’de Cumhuriyeti öven bir yazıyı yayınladığını belirtir. Velit Bey’e göre, o tarihlerde bütün İstanbul Basını Cumhuriyeti tenkit etmişti ve kendisi bunu şu şekilde dile getirmekteydi: Cumhuriyetin ilânı günlerinde İstanbul’daki matbuatın kaffesinde (hepsinde) şekl-i ilân hakkında az çok tenkidât (tenkitler) görülmüştür”. Gene, Velid’in ifadesine göre, Vatan Gazetesi’nde Ahmed Emin Yalman Cumhuriyetin zararlarından şöyle söz etmiştir: “Birincisi devletin şeklini değiştiren mühim kararların bir iki saat içinde, pek mahdud münakaşaları müteakib ittihaz edilmiş olmasıdır. Halk Fırkası tebdil (değiştirme) tekliflerine Pazartesi günü saat ikiden sonra muttali olmuştur”. Akşam Gazetesi’nden Necmeddin Sadak ise, Velid’in ifadesine karşı, 31 Ekim tarihli makalesinde şöyle demektedir: “Türlü türlü projeleri yapılarak, aylardan beri müzakere edilen ve bir türlü tatbik edilemeyen bu esaslar nasıl oldu da bir gece içinde kabul edildi? Fırkada bu usule muhalif mebuslar vardı. Onlar niçin muhalif idiler. Ve bir iki saat içinde ictihatcılannı, nasıl değiştirdiler”. Velid Bey, daha sonra, kendi yazılarından örnekler vererek, kendisinin hep Cumhuriyet savunduğunu, Onun için çalıştığını ifade etmiştir. Sonuçta, gazete sahipleri ve başyazılarının savunması dinlenmiş ve 2 Ocak 1924’de beraatlerine karar verilmiştir. Bu arada, Tanin’de çıkan yazısından dolayı, yıkıcı emeller etrafında yasanın mutlak ve açık hükümleri ile yasaklamasına karşın yayın yaptığı için Lütfi Fikri Bey, beş yıl kürek cezasına çarptırılmış ise de, 23 Şubat 1924’de cezası af edilmiş ve tahliye olmuştur… Gereksiz dış müdahaleler halifeliğin kaldırılması yolunda, Gazi’nin işini kolaylaştırdı. Önce bahsettiğimiz mektubun gazetelerde yayınlanması, Mecliste Halifeliğe karşı bir tepkinin uyanmasına neden olmuştu. Bu mektup, halifeliğin Türkiye’yi şeriata ve eskiye bağlayan bir zincir olduğunu ortaya koyuyordu. Halifeliğin kaldırılacağı haberi de, Cumhuriyetin tesis edilişinde olduğu gibi, yabancı bir dergide, Revue Des Deux Mondes’da daha önce yayınlanmıştı. Aslında, birkaç ay önce verilen demeçte, Gazi, Hükümet var iken Halifeliğe gerek olmadığını açık açık ortaya koymaktaydı.
Şimdi yine başlangıçtaki kaynağa dönerek dışarıdan siyasi durumun nasıl algılandığına bakalım. G. Asthakov’un izlenimleri şöyle devam ediyor: Bu olayların sonunda ne oldu? Gerici gazeteciler İstanbul’da tutuklandı ve acımasız cezalara çarptırıldı. Rauf Bey buna rağmen Halk Partisi’nde kaldı. Rauf Bey ki, tutucu basının kendisini günün adamı, muzaffer olarak göstermesine, dostlarının ünleri çerçevesinde verimli bir reklam yapılmasına izin vermiştir. Şimdi öğrenmiş bulunmaktayız ki Doğu Cephesi komutanı Kazım Karabekir Paşa, Adnan Bey, Refet Paşa ve Ali Fuat Paşa gericilerin yanı başında yer almışlar. Yeni Gün, “Cumhuriyetçiler ve anti-cumhuriyetçiler savaşmaktalar” diye yazıyor…Doğrusunu söylemek gerekirse, güncel çatışma liberal ve tutucu kesimleri karşı karşıya getiriyor. Türk devriminin teorisyenlerinden biri olan Prof. Ziya Gökalp, Halk Partisi’ni liberallerden oluşma bir blok ve birleşmiş tutucuları, köktencilerle gericilere karşı olarak tanımladı. Düşüncesine göre, gericilerle köktencilerin tasfiyesinden sonra savaşın liberallerle tutucular arasında başlaması gerekir. Öyle görünüyor ki durum tam böyle…Geçen bahar işçi ve köylü köktencilere siyasal faaliyet konusunda hoyratça baskı ölçüleri konusunda ayrıldılar. Eski Meclisin Haklarını Koruyucular, kendilerini illegal faaliyete indirgenmiş bulduklarında gericiler yaz sonunda aynı akıbete uğradılar…Son yaz sonunda seçmenler, eskiden tutucu liberal bloku temsil eden Rauf Bey’i iktidarı terk etmeye zorladı. Cumhuriyetin acilen ilanı, bir savaş bildirgesiyle karşılaştırılabilecek liberal konulardan biriydi. Blok halen mevcut, ancak derinden sarsılmış durumda. Bize öyle geliyor ki bir süre sonra dağılıp gidecek. Çok yakın bir gelecekte, daha geçenlerde kıyıma uğratılan köktencilerin desteklediği liberal Kemalistlerle, gerici tüm kesimlerin kendisiyle birleştiği tutucular arasında bir savaş kopacaktır (Komintern Belgelerinde Türkiye-2). Nitekim de kopmuştur.
16 Ocak 1924 tarihli yukarıda aktarılan gözlemde adı geçen “liberaller”, saltanata ve hilafete karşı olan Mustafa Kemal ve yakınındakileri nitelerken, “gericiler” ise “liberaller” in kontrolündeki Ankara Hükümetine ve Mustafa Kemal’e karşı İstanbul’da kendilerinin merkezinde yer tutacakları saltanat ve hilafetin yeniden güçlenmesi özlemi ve arayışı içinde olanları anlatmaktadır. Buna karşılık “köktenciler” olarak belirtilen grup ise kanımca Birinci Meclis’te ikinci grubu oluşturan kesimi tanımlamaktadır. “Daha geçenlerde kıyıma uğratılan köktenciler…” ifadesinde işaret edilen “kıyım” ise 1923 yılında yapılan ve Halk Fırkası’na Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin kontrolünde yapılan seçimlerdir. Bu seçimler 1. TBMM’de muhalefeti oluşturan İkinci Grup tarafından boykot edilmiştir.
Bu bölümü bağlamadan önce konumuz açısından altı çizilmesi gereken noktanın, Osmanlı İmparatorluğu’nun sivil-asker bürokrat ve bazı aydınlarınca yönlendirilen Kurtuluş Savaşı’nın hedefi olan; istiklâl, vatanının namusunun kurtarılması ve düşmanın defedilmesi fikrinin etrafındaki ittifak, bu amaca ulaşılmasını takiben yerini yeniden merkezi güç tesisi mücadelesi ve buna karşı muhalefete terk etmiştir. Buna yönelik olarak da taraflar ve saflar belli olmaktadır. Ayrıca, Sözü edilen ittifakın iğreti ve geçici niteliği, kurtuluş mücadelesinin en kritik anlarında dahi göz önündedir. Bu görüntüyü anlatmak için Birinci TBMM’nin sahne olduğu çetin güç mücadelesinden pek çok örnek vermek mümkündür. Ancak bunun öncesinde ortaya koymaya çalıştığım saptama bu siyasi mücadelenin taraflarının siyasi yöntemlerinin daha öncekilerle benzeşen karakteri ise yine yukarıdan aşağıya, yani yönetime talip olanlardan topluma doğru olmasıdır.

Millet İradesinden Hareketle-3

Günümüzün revaçta söylemi olan “millet iradesi” kavramı üzerinden yakın dönem siyasi akımların etkileşimi ile ilgili yüksek sesle okumaya ve düşünmeye devam ediyorum. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme döneminde devletin farklı kademelerindeki asker, sivil bürokraside ve aydınlar arasında kurtuluş arayışları arasında öne çıkan “osmanlıcılık, “islamcılık” ve “milliyetçilik” akımları, farklı derecelerde de olsa temelde çareyi yüzünü batıya dönmekte bulan fikir akımları olmuştur. Tanzimat ve İslahat dönemlerinin taklit kurumsal aktarımlarına dayanan şekli batılılaşma gayretlerine hem felsefi hem de güç dengelerinin değişimi nedenleriyle tepki olarak doğan bu akımların, iç içe geçen evrilme süreci, gerek dünya siyasi konjoktürü ve gerekse millet sistemine dayalı dönemin Osmanlı Toplumu’nun aynı zamanda çökmekte olan ekonominin de etkisiyle çözülen sosyal yapısının yol açtığı çevre-merkez çatışmasını ve farklı dürtülerin harekete geçirdiği iktidar çatışmalarını içinde barındırmaktadır. Bu haliyle söz konusu akımları net tariflerini yaparak sınıflandırmak ve birbirini takip eden dönemler itibariyle izlerini sürmek ve buna dayalı çıkarımlarda bulunmak zorluklar içermekle birlikte farklı kaynaklardan hareketle bu çabayı sarfetmekten kendimi alıkoyamadım. Bu çabanın ortaya çıkardığı ürün alışılagelen bir sistemetik içermese de toparlayıcı bir sonuca ulaşmayı hedefliyorum.
Bu bölümde bir önceki yazının kaldığı yerden bu kez farklı bir kaynağa, Kemal H. Karpat’ın “Türk Demokrasi Tarihi” (1967) isimli kitabına başvurarak devam ediyorum. Karpat Tanzimat döneminin siyasi oluşumlarının gelişimini özetlediği bölümde şunları kaydediyor: “Ondokuzuncu yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğundaki Hıristiyan azınlıklar milliyetçi amaçlarla siyasal dernekler kurmuşlardı. Daha sonraları müslüman tebaa arasında da bu çeşit dernekler meydana getirildi. Bunlardan birincisi, bir kısım müslüman aydınlar tarafından 1859’da İstanbul’da kurulmuş olan Fedailer Cemiyeti idi; bu aslında, padişahın Hıristiyan tebaaya eşit haklar tanınmasına karşı bir tepki idi. Ardından, 1865 yılında, Yeni Osmanlılar cemiyeti kuruldu; meşruti idare sistemini amaç bilen, Osmanlılar arasında kurulmuş ilk büyük siyasi teşekküldü bu; Paris ve Londra’da faaliyet gösteriyordu. Yeni Osmanlılar, reformların lâyik vasfını tenkit ediyorlar, bu yüzden İmparatorluğun şeriata gerektiği gibi riayet edilmeksizin, yani İmparatorluğun dayandığı ruhi temellere aykırı olarak, idare edilmeye başlandığını iddia ediyorlardı. Bu gurubun başında bulunan Namık Kemal, yeniçerileri kaldırdıktan sonra din-dışı usüllerle kendi mutlak istibdadını yürüten bir padişaha itaat için haklı bir sebep görmüyordu. Onun o meşhur hürriyet kasidesindeki hürriyet isteğinin gerçekte, Müslümanlığın esas akidelerine aykırı olarak İmparatorluğu idare eden padişahı tenkitten başka bir mânası yoktur….Abdülhamit’in hürriyetleri birer birer yok edip 1877’den sonra Kanunu Esasi’yi de yürürlükten kaldırması üzerine önce İmparatorluk sınırları içinde, sonraları dış memleketlerde gizli cemiyetler kuruldu; zamanla bunlar Jön Türkler adiyle tanındı. Başlıca maksatları 1876 Anayasası’nı tekrar yürürlüğe koydurmaktı.”
Anlaşıldığı üzere, Yeni Osmanlıların Tanzimatın kurumsal aktarım ve şekle dayanan batılılaşmasına ve güç dengesindeki değişime olan tepkisinin, “hürriyet” sloganı ile toplumun temel değer sistemini oluşturan müslümanlık ve şeriat üzerinden ifade etmelerinden sonra, bu kez de hedefte Abdülhamit’in baskı rejimine karşı Kanuni Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymak üzere bütün Jön Türk kurumları birleşmişlerdir.
Tarihin akışının adeta hızlandığı bu dönem içerisinde olayların ve kurumların gelişim yönünün bir özeti için yeniden Kemal H. Karpat’a dönmek gerekmektedir. “Çeşitli memleketlere dağılmış bütün Jön Türk gruplarını bir merkez etrafında birleştirmek ve ortak bir hareket yolu çizmek amacıyla Paris’de 4 Şubat 1902 günü gizli bir toplantı yapıldı. Kısmen şahsi tartışmalar yüzünden, ama asıl, tasarlanan iç ihtilale ordu ve yabancı yardımının katılıp katılmaması konusundaki görüş ayrılıklarından dolayı konferans ikiye bölündü. “Müdahalecilerin” yani ihtilâle ordu ve dış yardımın katılması görüşünü savunanların başında Prens Sabahattin vardı. Bunlar ana teşkilattan ayrılarak Teşebbüsü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti’ni kurdular. Ahmet Rıza Bey’in başında bulunduğu, ve aykırı görüşü savunan grup ise cemiyetin adını Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti şeklinde değiştirdi. Bundan böyle bu cemiyet Jön Türklerin en ileri gelen teşekkülü oldu…. Ahmet Rıza Bey’in cemiyeti asıl 1906’da Selânikte subay ve devlet memurlarından bir grupun kurmuş olduğu Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile birleştikten sonra kuvvetlendi.”
Daha sonra 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanına yol açan sürecin öncülüğünü yapan bu kadronun sınıfsal tahlilini Karpat şu şekilde yapmaktadır: “İktidarı ele geçiren bu aydınlar zümresi Osmanlı İmparatorluğunda ondokuzuncu yüzyılın sonlarında meydana gelmeye başlayan alt-orta sınıftan gelme idi. Genç Türklerin en meşhurlarından Talât Paşa mütevazı bir aileden gelme bir posta memuru idi. Selânikte başlatılan 1908 ihtilâlinin öbür yapıcıları da aşağı sınıflardandı. İktidarı ele aldıktan sonra padişaha az buçuk bağlandılarsa da padişahın etrafındaki idareci sınıfla çatıştılar, önceleri Sultana bağlı hâkim zümreye itaati kabul ettiler ama sonraları bunları yerlerinden atarak kendi idarelerini kurdular ve Sultanı nüfuzları altına aldılar.” Bu aktarımdan sonra saptamak gerekir ki: 1876’da II. Abdülhamit’in tahta çıkmasına da yol açan I. Meşrutiyet’in ilanından sonra, Sultanın ipleri tekrar eline alarak mutlak iradesini kurmasına tepki olarak Tanzimat döneminin güç ve iktidar kaybına uğrattığı kesimlerin merkezi irade ve bürokrasiyle çatşmasının sonucunda gelişen Jön Türk hareketi Yeni Osmanlılar’a benzer bir şekilde ancak bu kez “ideolojik” olarak da bölünerek iktidarı ele geçirmiştir.
1908 yılını takip eden ve temelinde yenilikçilik (alt kolları; Batıcılık ve Türkçülük) muhafazakar-islamcılık ayrışmasının hakim olduğu dönemi ise Karpat şöyle özetlemektedir: “1908 yılına kadar İttihat ve Terakki sadece Sultanı 1876 Anayasası’na riayete zorlamak amacını güden bir siyasi dernekti, oysa şimdi birdnbire kendisini memleketi idare etme vazifesiyle yüklü buldu. Hükümeti devralmaya hazırlıksız olduğunu bilen Cemiyet ilkin iktidara geçmemek, sadece “vatani” bir dernek olarak kalmak kararını verdi, ama öbür yandan da 1908 seçimlerinde kendi namzetlerini öne sürerek Mebusan Meclisini kontrolü altına almaktan da çekinmedi. İttihat ve Terakki’nin tahakkümünü önlemek amacı ile Temmuz 1908’den sonra kurulmuş olan muhalif Ahrar Partisi Mebusan Meclisine ancak bir mebus gönderebildi…Seçimlerden sonra garip bir durum ortaya çıktı: Sultanın yürütme yetkileri, İttihat ve Terakki üye ve taraftarlarından meydana gelme yasama organınca sıkı kontrol ediliyordu, oysa İttihat ve Terakki Cemiyeti siyasal bir parti değil, sadece kültürel bir dernek olduğunu ileri sürüyordu. Bir yandan da Cemiyetin gizli merkez komitesi bütün siyasal faaliyetleri kontrol ediyordu…Zamanla İttihat ve Terakki politikaya daha fazla karıştı. Üyelerinden bulunan Sait Paşa’yı hükümetin başına getirdi. Bir yandan Cemiyetin tahakküm ve gizliliğinin, bir yandan da cemiyet üyelerinin kötü hareketlerinin sebep olduğu tenkitler karşısında Cemiyet, çokluk kendi saflarından ayrılmış olanların kurmuş oldukları muhalif partileri yok etmiye kalkıştı. 13 Nisan 1909 günü beliren gerici-dinci bir isyan hareketini, 31 Mart Vakası’nı fırsat bilerek bu hareketi teşvik ettiler bahanesiyle Ahrar, İttihadı Muhammedi, Fedakâranı Millet ve Heyeti Müttefika-i Osmaniye pertilerini kapattı; II. Sultan Hamit yerine V.Mehmet getirildi (1909-1918)…Bununla beraber muhalefet, iktidar partilerinin sıralarından ayrılanlarla gittikçe genişlemekte devam etti. Nihayet, Mutedil Hürriyetperveran, İslahatı Esasiye-i Osmaniye ve Ahali partileri gibi başlıca muhalefet partileriyle Rum, Ermeni, Arnavut, ve Bulgar azınlıklarının meclisteki mümessilleri birleşerek Hürriyet ve İtilaf partisini kurdular (21 Kasım 1911). İktidarı kaybetmek tehlikesiyle karşılaşan İttihat ve Terakki Anayasada dilediği değişiklikleri yaptıktan sonra çok sıkı baskı altında seçimlere giderek Mebusan Meclisine tamamen hakim oldu. Bununla beraber, ittihat ve Terakki 1912’de kısa bir zaman için iktidardan düştü; bunun başlıca sebebi subayların kurmuş oldukları tedhişçi, ihtilalci bir grup olan Halâskâr Zabitan Grubu’nun baskısı idi. Ocak 1913’de bir hükümet darbesiyle İttihat ve Terakki ı tekrar iktidar ele geçirdi ve az sonra da genel kurulunu toplayarak siyasi bir parti hüviyetini almak kararını verdi. Bu haliyle 1918 yılına kadar hükümeti elinde tuttu.”
Diğer taraftan II. Meşrutiyet döneminin adeta fokurdayan bir kazanı andıran fikri akımlarının bu görüntüsüne karşın toplumun geniş kesimlerinin çıkarlarından hareket ve bunları temsil eden bir yönünün bulunduğu söylenememektedir. Kurumsal olarak temelde Tanzimat’ın tepeden inme reform hareketine karşı ve İmparatorluğu çöküşten kurtarma amacı etrafında toplanan aydınların başını çektiği ve I. Meşrutiyet öncesi Yeni Osmanlılarla başlayarak II. Meşrutiyet öncesinde ve sonrasında Jön Türkler ve bundan ayrılan İttihat ve Terakki Cemiyeti ve muhalifi siyasi oluşumlar yer almaktadır. Nitekim zıtlaşmanın çatışmaya dönüştüğü, “Parti mücadelesinden çok Tunaya’nın (Tarık Zafer) değimi ile, “parti savaşı” olarak tanımlanacak bu akışta, iktidar ve muhalefet partileri birbirlerine karşı acımasız ve tahammülsüz davranmışlar, iktidar mücadelesinde meşru olmayan yolları zorlamaktan çekinmemişlerdir.”(Rukiye Akkaya, “Prens Sabahattin, 2005, s.50).
Millet iradesi kavramından hareketle belirli kaynaklara da başvurarak serbest düşünme ve yazma eylemi biçiminde devam eden dizi yazının bu bölümünde Cumhuriyet öncesi dönemi noktalamadan önce vurgulamak istediğim diğer bir saptama da; Tanzimat sürecinden başlayarak iktidarı elinde tutan merkezi otoriteye karşı gelişen fikri ve siyasi hareketlerden İslamcılık olarak nitelenen söylemle Libaral-Hürriyetçi söylemin sahiplerinin genelde muhalefette kalmış olmalarının da etkisiyle birbirlerinden destek alarak mücadele yolunu seçtikleridir. Gerek Yeni Osmanlı akımının, Batıcı tepeden modernleşmeci Tanzimat üst bürokrasisine karşı hürriyet haykırışı ile yeniden İslama dönüşü içeren çözüm önerisi bir yana, hürriyet talebiyle Kanuni Esasiyi yeniden yürürlüğe koyduran ancak sonrasında eline geçirdiği iktidarı baskıcı bir rejime dönüşen İttihat ve Terakkiye karşı cephedeki örgütlenmeler ve isyanların gerisinde liberal şahsiyetler-kesimlerle, muhafazakar islamcı ve giderek şeriatçı şahsiyetler-kesimlerin yan yana hareket ettiklerine dair farklı kaynaklardan örnek vermek mümkündür.
Bir sonraki bölümle bağlantı kurmak açısından vurgulanması gereken nokta ise; Kurtuluş Savaşına giden süreçte dış konjonktürün de etkisiyle diğer akımların önüne geçen hareketin, daha çok yenilikçi bir içerikte ve Ziya Gökalp’in fikri öncülüğünde İttihat ve Terakki merkezli olarak gelişen milliyetçilik akımı olduğudur. Nitekim Karpat bu durumu şu şekilde vurgulamaktadır; “İttihat ve Terakki’nin 1916 ilâ 1918 genel kurul toplantılarında kendini belli eden lâyik tutum bir bakıma milliyetçiliğin öbür iki ana ceryanla olan münasebetlerini gösteriyordu. Harp, İslamcıları siyasal bir kuvvet olarak ortadan kaldırmış, Batıcıların da iki esas fikrini, Osmanlılığı ve dinin İmparatorluğun temeli olduğu fikrini çürüterek onları da çok zayıflatmıştı. Garpçı’ların yenileşme konusundaki pratik fikirlerini de milliyetçiliğe katılarak kısmen uygulanmasına bile geçilmişti. Böylece, Birinci Cihan Harbi sona erdiğinde Türkiye’de ayakta kalabilmiş biricik ideoloji milliyetçilikti. 1918’den sonra meydana gelen olaylar ise, milliyetçiliği Turancılıktan temizleyip genişletmekten başka çıkar yol bırakmıyordu.” Bununla birlikte milliyetçiliğin eldeki tek tutarlı ideoloji olarak kalmasının diğer akımların temsicilerinin sahneden çekildiği anlamına gelmediğini söylemek yanlış olmayacaktır.