20 Temmuz 2011 Çarşamba

KIBRIS ADASI İLE ANADOLU YARIMADASI ARASINDAKİ SİYASİ İLİŞKİNİN TARİHSEL BİR ANALİZİ

İÇİNDEKİLER


1. Giriş

2. Kıbrıs Adası’nın Jeopolitik Konumunun ve Kontrolünün Öneminin Değerlendirilmesi

2.1. Global Güç İngiltere’nin Sahneye Çıkışı ve Kıbrıs Adası’nın Önemi

2.2. Bölgesel Güç Olarak Yunanistan’ın Sahneye Çıkışı - Sevr Antlaşmasında, Kurtuluş Savaşı Sürecinde ve Lozan Antlaşmasında Kıbrıs

2.3 İngiliz Sömürge İdaresi Dönemi - İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş Dönemi - Türk Tezinde ve Londra-Zürih Antlaşmalarında Kıbrıs Adası

2.4 1960 Anayasası ile Kurulan Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin Tıkanması ile Türkiye’nin Müdahalesine Giden Süreç ve Jeopolitik Nedenleri ve Sonuçları

2.5 Kıbrıs - Avrupa Birliği İlişkileri

2.6. Kıbrıs Adasının Avrupa Birliği - ABD Açısından Önemi ve Yeniden “Çözüm” Çabaları

3. Değerlendirme ve Sonuç



1. Giriş

Kıbrıs Adası tarihin ilk dönemlerinden itibaren jeopolitik önemine esir olmuştur. Otonom bir yönetime sahip olduğu kısa sayılabilecek bir dönem dışında özellikle emperyalizm çağından itibaren bölgede etkinlik sağlayan güçlerin kontrolü altında olmuştur. Bu nedenle coğrafi anlamda adeta uzantısı olduğu Anadolu ve Mezopotamya’ya sahip olan güçlerin gözü her zaman Kıbrıs Adası’nın üzerinde olmuştur. Böyle değerlendirildiğinde Anadolu’da kurulup genişleyen Osmanlı İmparatorluğu ve onun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti için Kıbrıs Adası her dönemde adeta kader birliği etmişcesine kritik önemde olmuştur.

Bu çalışmada Kıbrıs Adasının, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu için içerdiği jeopolitik önem çerçevesinde Anadolu Yarımadası (Anadolu) ile olan siyasi ilişkisi tarihsel bir perspektifte değerlendirilerek bazı saptamalar ortaya atılmış ve bu saptamaları doğrulayan tarihi bulgular analitik olarak ortaya konulmaya çalışılarak bu doğrultuda konu ile ilgili son gelişmeler geleceğe dönük olarak yorumlanmıştır.

2. Kıbrıs Adası’nın Jeopolitik Konumunun ve Kontrolünün Öneminin Değerlendirilmesi

Bu bölümde Kıbrıs Adasının Doğu Akdeniz ve Ortadoğuda gerek bölge ülkeleri, gerekse bölgede etkin olmak isteyecek global güç açısından önemine yönelik saptamalar tarihsel olgularla desteklenmeye çalışılacaktır.

Saptama I: Kıbrıs Adası Doğu Akdeniz’de ve Ortadoğuda jeopolitik bir öneme sahiptir.

Jeopolitik kavramı; coğrafi politika, coğrafyaya dayanan politika ya da coğrafyanın yön verdiği politika olarak açıklanmaktadır(Kuloğlu 2004). Bir başka tanıma göre ise jeopolitik, “coğrafi bölgenin ve tarihi gelişmelerin etkisi altında değişen siyasi hayat şeklinin (yani devletin) üzerinde yaşadığı yer ile münasebetidir.”(1)
Bu açıdan değerlendirildiğinde Kıbrıs Adası coğrafi konumu nedeniyle gerek Doğu Akdeniz’e, gerekse dünyada üretilebilir petrol rezervlerinin %65’ini barındıran bölgeyi de kapsayan Ortadoğu’ya giden yolları kontrol eden bağlantısız bir liman ve üs niteliğine sahiptir. Yüzölçümü 9283 km2 olan Adanın, bölgenin önemli merkezlerinden olan uzaklığı bu önemini ortaya koymaktadır. Adanın:

- 100 km alanında bulunan merkezler; Türkiye ve Suriye sahilleri.
- 300 km alanında bulunan merkezler; Mersin, Şam, Beyrut, Hayfa.
- 400 km alanında bulunan merkezler; Antalya, İskenderiye, Amman.
- 600 - 700 km alanında bulunan merkezler; Ankara, Girit Adası, İstanbul, Irak, S. Arabistan.

Coğrafi konumu ve adaya olan uzaklıklar dikkate alındığında Kıbrıs Adası’nın Türkiye, Suriye, Mısır ve İsrail’in güvenliği açısından önemi gözardı edilemez boyuttadır. Ayrıca, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da etkin olmak isteyen global bir güç için de Kıbrıs Adası vazgeçilmez önemdedir.

Saptama II: Kıbrıs Adası, Anadolu’ya ve/veya Mezopotamya’ya hakim olan bölgesel gücün, bu gücün olmadığı ya da zayıfladığı dönemlerde ise bölgede çıkarı olan global gücün egemenliğinde ve/veya kontrolünde olmuştur.

İnsanlığın tarihine damgasını vuran iki olguyu tarım ve endüstrinin bulunuşu olarak niteleyen Sander’e göre uygarlıklar, tarım insan yaşamında başat geçim kaynağını oluşturduğu sürece yerel ya da çeşitli coğrafi bölgelerle sınırlı kalmış,

(1) Armağan Kuloğlu C. Houshofer’den aktarıyor.

endüstrinin ilkel biçimiyle olsa da başlamasıyla birlikte genişlemiş, modern teknolojinin ortaya çıkmasıyla evrensel ya da global bir nitelik kazanmıştır(Sander 1989 : 6)
Kıbrıs tarihi incelendiğinde adanın sürekli otonom (kendi kendini idare eder) bir yönetime MÖ 107-83 ile MS 1192-1489 arası dönemler haricinde kavuşamadığı görülmektedir. Son 3500 yıllık tarih diliminde adayı egemenliği altında bulunduran güçler insanlığın gelişimine ilişkin yukarıda belirtilen ayırıma göre aşağıdaki gibi sıralanabilir:

1. Tarıma Dayalı Bölgesel İmparatorluklar Dönemi (925 Yıllık Süreç);
- MÖ 1450 - 1320 Mısırlılar
- MÖ 1320 - 1375 Hititler
- MÖ 1375 - 1000 Mısırlılar
- MÖ1000-709 Fenikeliler ve Fenikeliler Kontrolünde - Grekler (Yunanistan’dan Göç ile)
- MÖ 709 - 569 Asurlular
- MÖ 569 - 525 Mısırlılar
2. Uygarlıkların Giderek Global Bir Nitelik Kazandıkları Dönem (959 Yıllık Süreç)
- MÖ 525 - 333 Persler
- MÖ 333 - 107 Makedonlar (İskender’in Hükümranlığı)
- MÖ 107 - 83 Kıbrıslılar
- MÖ 83 - MS 395 Roma İmparatorluğu
- 395 - 1184 Bizans İmparatorluğu
- 1184 - 1192 Haçlı Seferleri Dönemi (İngiliz Kralı Arslan Yürekli Rişar Hükümranlığı)
- 1192 - 1484 Luzinyan Hanedanı (Yerel)
3. Global Dünyaya Geçiş ve Avrupa’nın Dünya Egemenliğini Sağlaması Dönemi (Son 520 Yıllık Süreç)
- 1484 - 1571 Venediklilerin İdaresi
- 1571 - 1878 Osmanlı İmparatorluğu
- 1878 - 1914 Antlaşma ile Geçici Olarak İngiltere’nin İdaresi
- 1914 - 1923 İngilterenin İlhakı
- 1923 - 1960 İngiliz Sömürge Dönemi

- 1960 -1974 Kıbrıs Cumhuriyeti (1959 Zürih, Londra ve 1960 Lefkoşa Antlaşmaları ile kurulan ve 15 Temmuz 1974 Darbesi ile kaldırılan)
- 1975 - Türkiye’nin Müdahalesi ve sonrasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İlanı

Yukarıda değinilen Saptama II’ nin desteklenmesine yönelik bulguların analizinde temel olarak “Global Dünyaya Geçiş ve Avrupa’nın Dünya Egemenliğini Sağlaması” olarak nitelenen dönem esas alınacaktır. Bu dönem etkin olduğu coğrafyada denizlere sürekli hakimiyet sağlayamayan karasal bir güç olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünün ve sınırlarının doruğa ve dolayısıyla sonuna dayandığı, aynı zamanda ise, Batının (Avrupa ve sonrasında Kuzey Amerika) ekonomik, sosyal ve kültürel dönüşümünü tamamlayarak dünya egemenliğini ele geçirdiği dönemdir.

Kıbrıs adasına hakim olan güç Saptamada I’de belirtilen nedenle her devirde Akdenizdeki ulaşımı, ticareti ve güvenliği etkileme olanağına da kavuşmuştur. Nitekim adaya MS 1192-1489 arası dönemde hakim olan Luzinyan (Lusignan) Hanedanı döneminde (Fikret Alasya’dan aktaran)(2) Kökdemir’e göre ...Kıbrıs donanması Anadolu ve Suriye sahillerini mütemadiyen tahdit ediyordu. Hatta bir aralık Kıbrıs Kralı Piyer zamanında 1366 da İskenderiye bile az bir zaman için işgal olunmuş ve bu cür’et Kıbrıs adası, Kıbrıs sahillerinde yerleşmiş olan Venedik ve Memlükleri telaşa düşürmüştü (Kökdemir 1957: 12). Bu dönemin sonlarına doğru dışarıdan saldırılarla hanedanın egemenliği zayıflarken bir taraftan da Venediklilerin Kıbrıs’a müdahaleleri başlamış ve sonunda 1489’da ada Venedik idaresi altına girmiştir.

(2) Fikret Alasya, Kıbrıs Tarihi, Lefkoşa, 1939.

Benzer şekilde Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethinin nedenlerini belirtirken Kökdemir (1957) , Ragıp Hulusi Özmen’in çevirisi ile Herbert Adams Gibbons’tan şu aktarmayı yapmıştır: “Kıbrıslılar 14. Asır müddetince Anadolunun cenup kısımlarında kuvvetli bir tesir icra etmişlerdir. Gördüğümüz vehiçle, Adalya’yı (Antalya) birkaç sene ellerinde bulundurmuşlardı. 1360 da cenubi Anadolu beylerinin aralarında birbirlerine karşı o kadar tefrika ve husumet vardır ki Osmanlılardan ziyade korktukları Karamanlılara karşı Kıbrıs’ın muavenetine o derece muhtaçtılar ki, bir çok seneler haraçgüzar oldular” (Kökdemir 1957: 32). Buradan da anlaşıldığı üzere Anadolu’da birliğin olmadığı dönemlerde güçlü bir Kıbrıs Güney Anadolu’da etkili olabilmiş hatta bu bölgeleri haraca bağlayabilmiştir. Ayrıca yukarıda belirtildiği gibi Antalya Kenti 1361-1373 yılları arasında Kıbrıs Hıristiyan Krallığı’nca yönetilmiştir (Pitcher 2001: 59). Yine İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın bir çalışmasından aktaran Kökdemir, Kıbrıs adasının Osmanlı’larca fetih nedeni olarak “Akdeniz’in doğu kısmını tamamen kucaklayan Anadolu ve Suriye ile, Afrika’nın şimaline hakim Osmanlı İmparatorluğu’nun bu sahiller arasında sefer eden ticaret gemilerine, Kıbrıs adasını bir üs olarak kullanan Venedik korsanlarının saldırmakta devam etmeleri” ne gönderme yapmıştır(Kökdemir 1957: 32).

Venedik egemenliğinin son döneminde Kıbrıs ile Anadolu arasında zaman zaman gemiler gidip gelmekle birlikte ada Anadolu ile sıkı bir ticari ilişki içinde bulunmamaktadır. Ancak fetihten sonra durum değişmiştir. Hem Suriye hem de Anadolu uzun süredir Osmanlı toprakları içinde bulunduğundan, Payas, Trablusşam (Suriye) ve Anadolu’dan asker, göçmen ve ihtiyaç maddesi getirilebiliyordu. Askeri açıdan Kıbrıs İstanbul’a “köşegen yol” olarak bilinen anayol ile bağlıdır(Faroqhi 2000: 106-107).

Osmanlı’larca fethinden önce 1489’dan sonra Kıbrıs’ı elinde bulunduran Venedik’liler, 1517’de Memluklara ödedikleri vergiyi, adaya karşılık olarak I. Selim’e (Yavuz) devretmeyi kabul ettiler (Pitcher 2001: 158). Bu padişahın torunu II. Selim döneminde gerçekleşen Kıbrıs’ın Osmanlı’larca ele geçirilmesi ise Temmuz 1570 ile Ağustos 1571 arasındaki yaklaşık bir yıllık sürede tamamlanmıştır (Kökdemir 1957: 49). Böylelikle 308 yıl Osmanlı egemenliğinin hüküm sürdüğü Kıbrıs Adasında bu dönem sükûnet dönemi olarak tanımlanmaktadır (Zia 1975: 8).

2.1 Global Güç İngiltere’nin Sahneye Çıkışı ve Kıbrıs Adası’nın Önemi

Sanayi devrimini ilk gerçekleştiren Batılı güç olan İngiltere ile daha sonra onu takip eden Fransa arasındaki sömürge yarışının giderek kızıştığı 19.YY başlarında Hindistan ve bu bölgeye giden yolların kontrolü İngiltere açısından yarışta öne geçme açısından oldukça önemlidir. Buna yönelik olarak daha önce 1704’de Cebelitarık’ı ve 1800’de Malta’yı ele geçiren İngiltere Akdeniz’de etkinlik arayışını göstermiştir. Ancak bölgede çıkarları bulunan bir diğer güç olan Rusya’nın giderek Osmanlı İmparatorluğu üzerinde artan baskısı ve Akdeniz’de var olma arayışları ve Hindistan’na olan coğrafi yakınlığı İngiltere açısından asıl tehdidi oluşturmaktadır. Bu dönemde Kıbrıs Adası’nın İngiltere açısından önemini 1814’de Doğu Hint Kumpanyası memurlarından bir İngiliz şu şekilde dile getirmiştir;”Kıbrıs’a malik olmak, İngiltere’yi Akdeniz’de üstün bir duruma yükseltecek ve Levant ülkelerinin müstakbel kaderini tanzim edici bir mevkie ulaştıracaktır. Mısır ve Suriye derhal İngiltere’ye tabi olacaklar ve Küçük Asya’nın hareketlerini önleyici bir duruma ulaşılmış olunacaktır. Böylece, Sultan daima kontrol altında bulundurulacak ve Rusya’nın bu bölgedeki tecavüzleri önlenemese bile geciktirilmiş olacaktır.....” (Gazioğlu 1960: 9) (3). Ayrıca Kıbrıs’ın İngiltere’ye devri sırasında Başbakan olan Benjamin Disraeli (Lord Beaconsfield) 1847 yılında yazmış olduğu “TANCRED” adlı kitabında adanın önemine değinmiş ve buranın İngiltere’nin elinde olması gerektiğinden ısrarla bahsetmiştir(Gazioğlu 1960: 9-10).


(3) Ahmet Gazioğlu, “Journey Through Asia Minor, Armenia and Koordistan in the

Years of 1813 and 1814, s. 185” adlı kaynaktan aktarıyor.
İngiltere’nin bu politikasının sonucu olarak 1878’de Kıbrıs Adası’nın işgali kararı alındı. Bu süreç içerisinde Osmanlı-Rus savaşının Osmanlı aleyhine gelişimi ve Rus ordularının İstanbul kapılarına dayanması sonucu aynı yıl Ayestefanos Antlaşması imzalanmıştır. Bu ise İngiltere’nin bölgedeki çıkarlarına tamamen ters olmakla birlikte İngilizler’in de Osmanlı’lardan talepte bulunması fırsatını doğurmuştur. Daha sonra ise Osmanlı Sarayı’na yönelik İngiliz baskılarının bir sonucu olarak 4 Haziran 1878’de İngiltere’nin Osmanlı’yı Rus tehdidine karşı koruması karşılığında Kıbrıs’ın geçici olarak İngiliz idaresine idaresine terk etmesine ilişkin antlaşma imzalanır. Aynı zamanda bir Sadrazam değişikliğini de beraberinde getiren ve Yıldız Sarayı’nda gizlice imzalanan iki maddelik Kıbrıs Antlaşması’nın 1. Maddesi
şu şekildedir;”Rusya Devleti, Batum, Ardahan, Kars veya zikredilen yerlerden birini elinde tutupta ileride, her ne vakit olursa olsun, kat’i bir sulh muahedesi ile tayin olunan Asya memalik-i şahanesinden bir kısmını daha zabt ve istilaya girişecek olursa, o taktirde İngiltere Devleti, zikredilen memleketleri silah ile muhafaza ve müdafaa etmek üzere Saltanat-ı Seniyye ile birleşmeyi taahhüt eder. Buna mukabil Zat-i Padişahi dahi Anadolu kıtasında bulunan hıristiyan ve sair tebaanın iyi idare ve korunmaları hakkında ileride devletler arasında sonradan karalaştırılacak olan luzumlu islahatı yapacağını, İngiltere Devletine vaad eder ve adı geçen devleti (İngiltere’yi) kendi taahhütlerini yerine getirebilmesinde luzumlu vasıtaları temin edebilecek bir hale koymak için Kıbrıs adasını tahsis ve asker ikamesiyle idare etmesine muvafakat eyler”(Zia 1975: 39).

Adada daha sonraki gelişmeler İngiltere’nin burada bulunmasının geçici değil kalıcı olduğuna işaret etmiştir. Bunun en somut göstergelerinden birisi de 1911-12 yılları arasında süren Türk-İtalyan savaşı sırasında İngilizlerin kendilerine ait olmayan Kıbrıs’ı tarafsız bölge ilan etmeleri olmuştur. Nihayet 1. Dünya savaşının başlamasını takiben 5 Kasım 1914’te adanın statüsünde İngiltere’nin konumu resmen ilan edilmiştir. İngiliz Bakanlar Kurulu’nda hem Türkiye’ye resmen savaş ilanı hem de Kıbrıs’ı bu nedene dayanarak ilhak kararı alınmıştır(Gazioğlu 1960). Bu emri vakii Osmanlı Devleti tarafından 9 Kasım 1915’de verilen bir nota ile reddedilmiştir. Söz konusu notada daha önce İngiliz Dışişleri Bakanının yakın tarihteki tezine dayanılmıştır: Kıbrıs, karşısındaki Anadolu kıyıları için emniyet kapısı idi ve 1570 fetih seferi de, Anadolu’nun müdafaa masuniyeti için açılmıştı: Coğrafi hakikatler değişirmidir?(Kutay 1975a)(4).


2.2 Bölgesel Güç Olarak Yunanistan’ın Sahneye Çıkışı - Sevr Antlaşmasında, Kurtuluş Savaşı Sürecinde ve Lozan Antlaşmasında Kıbrıs

1. Dünya Savaşı’ndan Almanya’nın yanında yenilerek çıkan Osmanlı Kasım 1918’de galip devletlerle Anadolu’nun işgaline kapı açan Mondoros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladı. Bu gelişmelerle birlikte, Yunanistan’ın Büyük Yunanistan (Megali İdea) tezi doğrultusunda izlediği politikaya elverişli olan ortamda bu politikanın bir parçası olarak Kıbrıs’ın Yunanistana katılması çabaları artarak devam etmiştir (Mütercimler 1992) . Esasen İngiliz kontrolünde geçtikten itibaren adanın Yunanistan ile olan ilişkisi rahatlamıştır. Yunanistan’ da beklenti Kıbrıs ile birlikte, Oniki Ada, Trakya ve Küçük Asya’nın (Batı Anadolu) kendilerine verilerek İstanbul’a kadar uzanmaktır (Arıkan 1993: 26). İngiltere’nin politikasının da bu durumu destekler nitelikte olduğu görülmektedir. Nitekim itilaf devletlerinin temsilcileri arasındaki görüşmelerde şu sözler not edilmektedir; “İtilaf Devletleri’nin Dörtler Konseyi’nde İngiliz Başbakanı L. George, niyetinin Kıbrıs’ı Yunanistan’a vermek olduğunu söyledi.Clemenceau (Fransa Başmakanı)”Benden izin almanız lazımdır” dedi. Bugün Paris’e gelmiş olan ABD Başkanı Wilson “Yunanistan’a bu hediyeyi verebilirseniz değerli bir iş yapmış olursunuz” dedi.”(Sarıhan 1993: 169)(5).

(4) Cemal Kutay, söz konusu İngiliz tezi için “Balkan Savaşının birinci devresi sonucu, barışı aramak zorunluluğu içindeki Hariciye Nazırı Rıfat Paşa’ya, İngiliz Hariciye Nazırı Sir Edward Grey’in söylediklerini aktarıyor: “ Edirne’yi alan Bulgarlar’ı masa-başı görüşmeleri ile buradan çıkarabilmeyi düşünmeniz fazla nikbinlik olur. Fakat Cezair-i Bahr-i Sefid’i (ON İKİ ADAYI), size bırakmanın zaruri olduğu da malum... Hiçbir tarafın, Anadoluyu elinde bulunduran devletten bu adaların alınmasını istemiyeceği de münakaşa götürmez. Bu adaların devamı olan Kıbrıs’ın İngiltere’nin elinde olması sizin için emniyet unsurudur. Münasebetlerimiz bozulmadıkça endişe etmeyiniz.”(Kutay 1975).

Buna karşılık Anadolu’da kurtuluş mücadelesi devam ederken, Batılılar açısından Doğu Sorununun çözümü olarak ortaya konulan ve 10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti ile Müttefik Güçler arasında imzalanan Sevr Barış Antlaşmasında ise Kıbrıs konusu ayrı bir başlık altında 115-117. Maddelerde karara bağlanmaktadır(6). Buna göre İngiltere Kıbrıs’tan vazgeçmediğini göstermekte ve aşağıdaki hükümler gündeme gelmektedir:
- Taraflar İngiliz Hükümeti tarafından 5 Kasım 1914’de ilan edilen Kıbrıs’ın ilhakını tanıyacaklar,
- Türkiye padişaha daha önce Ada tarafından ödenmekte olan vergi de dahil olmak üzere, Kıbrıs üzerindeki tüm ünvan ve haklarından vazgeçecek,
- Kıbrıs’ta doğmuş, ikamet etmekte olan Türk vatandaşları İngiliz vatandaşlığını alacaklar, Türk vatandaşlığını kaybedecekler ve yerel yasalarca düzenlenen şartlara tabi olacaklardır.
Ancak bilindiği gibi Sevr Antlaşması onaylanmamış ve yürürlüğe girememiştir. Bu nedenle Kıbrıs’ın durumu Lozan Antlaşması’na kadar belirsizliğini korumuştur.

Milli mücadele süresince Kıbrıs’ın kurtarılmasından zaman zaman söz edilmiş ve basında bu konu yer almıştır. Büyük Millet Meclisi’nde 22 Kasım 1922’de Menteşe (Muğla) mebusu Esad Hoca şöyle demektedir:” Misak-ı Millimizin mahfuziyetine munzam olarak memleketimizin müdafaası ve emniyet nokta-i nazarından elbet de taleblerimiz olacaktır.İngiltere’den Musul’u olduğu kadar, Kıbrıs’ı da isteyeceğiz. Şarki Trakya ne kadar Türk ise, Garbi Trakya da o kadar Türktür”(Kutay 1975a). Bununla birlikte Lozan’da Türk Heyeti’nin Kıbrıs konusunda talepkâr olmadığı anlaşılmaktadır. Kutay’a göre (1975b), Londra, Kıbrıs üzerinde Türk hassasiyeti beklemekte ve bu duyganlıktan endişe etmektedir. Nitekim Kıbrıs konusuna benzer durumlar için ayrı birer tali komisyon kurulmamış iken Kıbrıs tali komisyonlardan birisinin müstakil maddesi olmuştur. Lozan’da Kıbrıs için daha sonra yirminci madde olarak kaydedilen karar, Delegeler Kurulları önüne getirildiği zaman, İngiliz Başdelegesi Lord Curzon ile Türk Delegeler Kurulu İkinci Başkanı Dr. Rıza Nur arasında, Ada’nın üzerinde yaşayan milletlerin ırki, dini, milli hususiyetlerinin tam hürriyet ve masuniyet içinde devam eden ve muhafazası ve Ada’da İngiliz hakimiyetinin hiçbir vecihle bir başka memleketin hükümranlığına intikal edemeyeceği üzerinde tartışmalar olmuştur”(Kutay 1975b).

Lozan’da Türk heyeti, gerek İngiliz yönetimi altında kalmak üzere Kıbrıs, gerekse İtalyan yönetiminde kalmak üzere güvenlik açısından büyük öneme sahip olan oniki ada üzerinde barışın sağlanması adına fazla ısrarlı olamamıştır. Nitekim Ege sahillerine sadece 5 mil uzaklıktaki Meis adası üzerindeki Türk Heyetinin yoğun ısrarı sonuç vermemiş, bunun üzerine Türk Başdelegesi İsmet Paşa şunları söylemiştir:”Meis Adası Anadolu’nun kara suları içinde ve onun ayrılmaz bir parçasıdır. Anadolu’nun hem asayişi, hem askeri güvenliği, adanın Türkiye’ye bağlı olmasını gerekli kılmaktadır. Bu nedenle Türk heyetinin adanın Türk egemenliğine verilmesini isteyen talebi çok meşru sebeplere dayanmaktaydı. Fakat Türk heyeti dünya barışının kurulmasına yardım etmek amacıyla gayet ağır bir fedakârlığı göze alarak, Meis hakkında ileri sürdüğü kayıtlardan vazgeçmeyi kabul eder” (7).



(5) Zeki Arıkan, Kitsikis, Dimitri, Yunan Propagandası, 1974, çev (Hakkı Devrim), s.262’den aktarıyor.
(6) Antlaşmanın Taraflarından Müttefik Güçler: Birincil İttifak Güçleri; İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japonya, İttifakı Oluşturan Diğer Güçler; Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz, Polonya, Portekiz, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Çekoslavakya’dan oluşurken, karşı tarafta ise Türkiye vardır. (Kaynak: The Treaty of Sevres,1920, http:/www.lib.byu.edu/~rdh/wwi/versa/sevres1.html, 08.09.2003)

Lozan’da Anadolu’nun çevresindeki adaların Kıbrıs dahil olmak üzere güvenlik açısından öneminin kaygısı taşındığı açıktır. Bununla birlikte, çok çetin geçen müzakereler esnasında yeni Türk devletinin tam bir bağımsızlığını bile tanımak istemeyen devletlere karşı Kıbrıs gibi Misak-ı Milli dışında kalan topraklar için fazla bir şey yapılamazdı(Gazioğlu 1960:31).

(7) Lozan Antlaşmasında Oniki Ada, http:/www.turk-yunan.gen.tr

Bununla birlikte Lozan’da Türk tarafı Kıbrıs Adası’nın durumu ile ilgili maddelerin kendisine dikte ettirilmek istenen şekline karşı çıkmış ve adanın Türkiye ile olan ilgisini korumak istemiştir. Lozan Antlaşmasının 16., 20. Ve 21. Maddeleri Kıbrıs konusundadır. Türk Hükümeti 20. Madde ile İngiltere’nin 5 Kasım 1914’de ilan ettiği Kıbrıs’ı ilhak kararını tanıdığını kabul ederken, 21. Maddede ise Kıbrıs Adası’nda oturan Türk tebasının yerel kanunlarda belirlenen koşullar çerçevesinde olmak üzere İngiliz tabiyetine geçişleri düzenlenmiştir. Lozan Antlaşması’nın tartışmaya yol açan 16. Maddedesine göre:

Türkiye işbu Andlaşmada belirtilen sınırlar dışında bulunan topraklar üzerindeki ya da bu topraklara ilişkin olarak, her türlü haklarıyla sıfatlarından ve egemenliği iş bu Andlaşmada tanınmış adalardan
başka bütün öteki adalar üzerindeki her türlü haklarından ve sıfatlarından vazgeçmiş olduğunu bildirir; bu toprakların ve adaların geleceği (kaderi), ilgililerce düzenlenmiştir, ya da düzenlenecektir.

İşbu maddenin hükümleri, Türkiye ile sınırdaş olan ülkeler arasında komşuluk durumları yüzünden kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümlere halel vermez(Sarıca 1975)

Oysa Lozan Antlaşmasının 16. Maddesi, yukarıda belirtilen son şeklini alıcaya kadar, görüşmelerde çetin tartışmalara yol açmıştır. Türkiye konferans sırasında bu maddenin ilk şekline itiraz etmiştir. Maddenin ilk şeklinde ise “Bu arazi ve adalar üzerinde ilhak istiklâl veya herhangi bir diğer idare şekli hakkında ittihaz edilen veya edilecek olan bütün kararları kabul ve tasdik eder” hükmü bulunmaktadır. Bu madde ile Türkiye’nin ulusal sınırları dışında yani Kıbrıs’ta da ilhak, “istiklâl” veya başka diğer idare şekilleri hakkında ileride alınacak kararları Türkiye’nin önceden tanıması isteniyordu. Bu durumda Türkiye, konuyla ilgili hiçbir söz hakkına sahip olamayacaktı. Bu nedenledir ki Türk delegesi haklı olarak 16. Maddenin bu kısmına itiraz etti ve madde metninden çıkartılmasını sağladı(Sarıca 1975: 6).

2.3 İngiliz Sömürge İdaresi Dönemi - İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş Dönemi - Türk Tezinde ve Londra-Zürih Antlaşmalarında Kıbrıs Adası

Kıbrıs Adası’nın İngiltere’ye katılmasının Lozan’da kabulünü takiben İngiltere 1925 yılında adanın statüsünü İngiliz taç kolonisine (Crown Colony) çevirmiş, böylece adada 1925 - 1959 arasında 34 yıl sürecek sömürge ve İngiliz valisi yönetimini başlatmıştır. Bununla birlikte bu dönem adadaki Rumların Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlama politikası anlamına gelen ENOSİS’in kuvvetlenerek kendisini gösterdiği bir dönem de olmuştur. Aslında adanın Yunanistan’a bağlanması fikri ve çabaları Osmanlı’nı parçalanma dönemi olan 19 YY. başlarında kendini göstermekte, Büyük Yunanistan (Megali İdea) politikasının savunucusu ve Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasında da etkin rol oynayan "Etniki Eteriya” örgütüne kadar uzanmaktadır(Manizade 1975). Ayrıca İngiliz yönetimi altında iken 1931 yılında memurlara vergi tarhı nedeniyle çıkan ayaklanma da Rumların Adanın Yunanistan’a ilhakı yönündeki eğilimlerini ortaya çıkarıcı bir hal almıştır. Bu isyan sonrasında İngiliz yönetiminin tüm adaya yönelik ağır bir baskı dönemi başlamıştır.

İkinci Dünya Savaşında Türkiye savaşa girmeme politikasını sürdürüken Almanya’nın işgaline uğrayan Yunanistan müttefik güçlerin yanında yer almıştır. Diğer taraftan savaşın Doğu Akdeniz ve Ortadoğuda devam eden bölümünde İngiliz kontrolü altındaki Kıbrıs Adası stratejik önemini korumaya devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra, İngiltere zayıflayıp, İmparatorluğunu tasfiyeye başlaması ve Doğu Akdenizde yerini Amerika’ya bırakması ile birlikte ENOSİS 1950’lerden başlayarak Yunanistan Hükümetince de benimsenmiştir(Esmer 1975).

Türk dış politikasının dönemsel analizinde Türkiye’nin Batı Bloku Ekseninde yer aldığı ve dolayısıyla dış politikada göreli özerkliğin olmadığı dönem olarak adlandırılan(8) ve aynı zamanda Soğuk Savaşın sert olduğu İkinci Dünya Savaşının bitimi ile 1960 arası yıllar, yukarıda değinildiği gibi Kıbrıs Adası’nın Yunanistan’a bağlanması hareketinin de hızlandığı dönemdir. Uluslararası ilişkilerde iki kutupluluğun hüküm sürdüğü bu dönemde stratejik orta büyüklükte bir devlet olarak nitelenebilecek olan Yunanistan için ise göreli özerkliğin söz konusu olduğu anlaşılmaktadır.

Bu dönemde Türkiye’nin Kıbrıs’a ilişkin politikası genelde İngiltere’nin iç işine müdahaleden çekinme biçiminde kendisini göstermekle birlikte tamamen pasif bir nitelik de taşımamaktadır. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes 24 Ağustos 1955 tarihli bir beyanatında basında İngiltere
Hükümetine “Kıbrıs’taki ırkdaşlarımızın maruz bulundukları tehlikeden duymakta olduğumuz endişe” ile ilgili olarak Türkiye’nin vermiş olduğu nota’ nın gerekçesini açıklarken, adada statükonun korunmasının esas olmakla birlikte statükoda bugün ya da yarın memleket aleyhine olabilecek bir değişikliğe kesinlikle tahammül edilmeyeceğini de ifade etmektedir(Kökdemir 1957: 148 -154). Ayrıca Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ele alındığı Londra Konferansı’nda dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun savunduğu 1 Eylül 1955 tarihinde basına açıklanan Türk Tezinde; Lozan Antlaşmasının yukarıda değinilen ve Türk tarafının değişmesini sağladığı 16. Maddesine atıfta bulunularak, bu duruma rağmen Kıbrıs’ın geleceğinin yeniden belirlenmesine girişilmesi halinde bunun Lozan Antlaşmasının revizyonu anlamına geleceğini, bu durumda değişikliğin sadece Kıbrıs ile sınırlı kalamayacağını ve Türkiye’ye de bazı taleplerde bulunma olanağı sağlayacak büyük sorunları ortaya çıkaracağını, bu durumda adanın geleceğinin ancak Lozan Antlaşmasının imzalanmasında Kıbrıs ile ilgili taraflar olan Türkiye ve İngiltere arasında karara bağlanabileceğini, bu durumda da Türkiye’nin kendisini birinci derecede ilgili sayacağını ve Kıbrıs adasına ilişkin feragatten önceki duruma dönülmesini talep edeceğini ileri sürmüş, statükonun başka türlü değiştirilmeye çalışılmasının Türkiye’nin dostluğunun sağlanarak mümkün olmayacağını, bu durumun statükoyu değiştirmek isteyenlerce hesaba katılmasının gerektiği, aksi halde Türk halkının vatanın savunması bakımından hayati öneme sahip olan adanın geleceğini başka şekilde mütalaâ edemeyeceğini ilan etmiştir(Kökdemir 1957: 155 - 166).


(8) Baskın ORAN (ed), “Türk Dış Politikası - Cilt I” ,2002 adlı eserde yer alan Türk Dış Politikasının dönemsel ayrımı esas alınmıştır.

Bununla birlikte adada statükonun bozulması halinde eskiye dönülerek Kıbrıs’ın tamamının Türkiyeye verilmesine yönelik Türk tezinin zaman içinde TAKSİME razı olunmasına dönüştüğü görülmektedir. Nitekim Başbakan Menderes’in 28 Aralık 1956 tarihinde (Fatin Rüştü Zorlu tarafından Türk Tezinin ilanından yaklaşık 1yıl 4 ay sonra) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplantısında muhalefetin sorusuna karşılık Kıbrıs’a ilişkin açıklamasında;”Hükümetin etraflı şekilde tetkik edilip vardığı netice şudur ki, adanın taksimi oradaki soydaşlarımızın Türk bayrağı altında yaşamalarını temin ederek ve Kıbrıs Türkiye için herhangi bir tehdit sahası olmaktan tamamiyle çıkacaktır. Büyük fedakârlık olarak bunu kabul ediyoruz dedim. Neden fedakârlık kabul ediyoruz: Bir çok sebeplerle, daha ileri bir iddia olarak adanın bize verilmesi talebi hatıra gelebilir. Fakat dünyanın bu karışık zamanında Türk devletinin meseleleri Kıbrıs adasından ibaret değildir. Türkiye bütün maddi manevi potansiyeli ile bu Kıbrıs davasına kendisini bağlayacak bir devlet değildir. Bunu bırakalım. Böyle bir hareket, milletlerin toptan hayatı tehlikede olduğu zamanlarda hem kendi başımıza daha ileri kaygılar, hem de dünyanın başına daha ileri müşküller çıkarmaktan başka bir şey ifade etmeyecektir. Gayri müsmir bir yolda yürümek Türk devletinin şiarı olmamak lazımgelir. Hükümetin düşüncesi budur. Tekrar ediyorum; biz adanın taksimine taraftarız, fakat hiç kimse adayı taksim etmekten başka bir hal suretine Türkiye’yi icbar edemez.”(Kökdemir 1957: 170-171).

Buna karşılık görülen odur ki Türk Tezi bulunduğu bu son noktadan da geri adım atmak zorunda kalmış, 1959 Zürih ve Londra Antlaşmalarıyla İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünde Bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşu karara bağlanmıştır. Bu kapsamdaki Garanti Antlaşmasının 3. Maddesi ile Türkiye Antlaşma hükümlerinin ihlâli durumunda diğer garanti veren ülkeler gibi müştereken veya istişare ederek hareket etmek mümkün olmadığı taktirde antlaşmada tesis edilen durumu kendi başına yeniden tesis etmek gayesi ile hareket etme hakkını almıştır. Söz konusu antlaşmanın 4 Mart 1959 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde onaylanması sırasında muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin görüşünü açıklarken Genel Başkan İsmet İnönü şu açıklamayı yapmıştır:

”Bu teşebbüs nihai safhasında emrivaki olarak kabul ve imza edilmiş bir şekilde Meclis huzuruna gelmektedir. Bizim bir taraftan müstakil Kıbrıs Cumhuriyeti anlaşmasını yapıp, onun altında Kıbrıs’ın taksimini fiilen düşünmüş olmamıza imkâ yoktur. Burada TAKSİM tezini bertaraf eden ikinci bir kayıt vardır. Kıbrıs anayasası ihlâl olunursa ve diğer müttefikler alâkadar olmayarak yalnız Türkiye kuvvetini kullanırsa bu halde dahi Türkiye’nin hakkı eski nizamı, yani bağımsızlığını yeniden tesise çalışmaktan ibarettir. İhlâli ve bunu tamir için müdahale fedakârlığını öne sürerek “TAKSİM TEZİ KENDİLİĞİNDEN AVDET ETMİŞTİR” iddiasına gitmemeyi Türkiye başından taahhüt etmektedir. Bu taahhüdü hilafına hareket etmesine hukuken olduğu kadar maddeten de imkân yoktur. Taksim tezi hukuken olduğu kadar fiilen de bertaraf edilmiştir.

Maddenin Enosis ihtimalinde ne dereceye kadar tesirli bir surette tatbik olunacağı yakından tetkik olunmaya değer. Akitler istişare edecekler, müşterek veya beraberce kararlaştırılmış bir hareket mümkün olmazsa her biri eski nizamı yeniden tesis için haklarını mahfuz tutacaklar. Şimdi bir Enosis hareketine karşı Yunanistan’ın bizimle beraber olması az muhtemeldir. İngiltere müdahale için kat’î bir taahhüde bağlanmamıştır. İngiltere anayasanın ihlâl edildiğini ve müdahale lüzumunu teslim etse bile, bu maksatla yapılacak askeri bir harekâta iştirâk edip etmemek kendi takdirine kalmıştır. İngiltere bu şekilde hareket ederse müdahale dörtlü anlaşmadaki gibi beraberce kararlaştırılmış olur. Ama müşterek olmaz. Bu halde davasının ihlâline karşı Türkiye’nin yalnız başına harekete geçmesi mevzuubahis olacaktır.

Ayrıca unutmamalı ki, böyle bir zamanda anlaşmayı ihlâl eden Kıbrıs Cumhuriyeti Birleşmiş Milletlerin âzası bulunacaktır. İhtilâf bütün dünya teşkilatının ve hususiyle Güvenlik Konseyi’nin müşterek meselesidir. Bu vaziyette Türkiye, eğer sür’atle hakkını kullanarak müdahale imkânına malik olursa yapacağı haklı bir emrivâki ile davasını kazanabilir. Halbuki şartların tarafımızdan sür’atli bir askeri harekât yapmaya müsait olduğu ve olacağı her zaman iddia edilemez. Bu sebeple anayasa dışı teşebbüs edilecek Enosis hareketini işbu anlaşma hukuken bertaraf etmiş görünürse de fiilen bertaraf etmemektedir. Halbuki taksim tesi hukuken olduğu gibi fiilen de bertaraf edilmiştir.

Zaten bizim kanaatimizce iki cemaatin beraber yaşamasını temin edecek anayasa hükümleri o kadar muğlaktır ki, bunların hüsnüniyetle işletilmesi ancak ve ancak her iki cemaatin beraber yaşamaktan başka bir çareleri kalmamış olduğuna kat’î olarak inanmaları ile mümkündür. Cemaatlerden birine kanun dışı olsa da fiili bir hal imkânı göründüğü müddetçe anayasa maddelerinden her biri işlemekte büyük güçlüğe uğrayacaktır.

Neticeye bağlıyorum. Yunanistan’a iltihak kapısını fiilen açık bırakmakta olan anlaşmanın eksiği tamamlanmadıkça bunu kabul etmekte mazur olduğumuzu beyan ederiz”(Gazioğlu 1960: 195-196).

Nitekim İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan gelişmelerle 1959’da Zürih ve Londra Antlaşmalarının imzalanması ve 1960’ta Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin Anayasası’nın yürürlüğe girmesi ile sağlandığı görünen çözümün aslında çözümsüzlüğü de içinde barındırdığının açığa çıkması için çok beklenmesi gerekmeyecektir. Kıbrıs’ın geldiği bu son durum aslında Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Adası için değil İngiltere için bir çözümdür. Sözü edilen 1959 Antlaşmalarıyla İngiltere sorunsuz olarak adadaki varlığını ve üs hakkını korumuştur. Söz konusu antlaşmaların bir parçasını oluşturan İngiltere Hükümetinin 17 Şubat 1959 Tarihli Bildirisinde adada iki bölgede egemenliğini koruyacağını ilan etmiştir. Askeri tesislerin bulunduğu bu bölgelerden başka İngiltere ayrıca yolları ve limanları kullanabilecek, kamu hizmetlerinden ve Lefkoşa havaalanından yararlanabilecek, askeri bölgeler dışında da askeri eğitim yapabilecek, Magosa’da özel tesislere sahip olacak ve kendi askeri üzerinde yargı yetkisini tek başına kullanacaktı(Fırat 2002: 612). Bununla birlikte üslerin kaplayacağı alan konusunda İngiltere’nin tavizsiz tutumu nedeniyle anlaşma sağlanması zaman almış ve bu konu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilanını geciktirmiştir(Gazioğlu 1960: 205-207).

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşmalarında, söz konusu devletin bağımsız egemen ve üniter olacağı belirtilmekle birlikte anayasasını dahi değiştirme hakkı bulunmayan ve böyle bir durumda dışarıdan müdahaleye uğrayacak olan, ülke topraklarının bir bölümünde İngiliz egemenliğini daha başlangıçtan itibaren tanıyan, toprağa dayalı olmasa da işlevsel bir federasyon benzeri yapıya sahip olan Kıbrıs Cumhuriyeti ne bağımsız, ne egemen, ne de üniterdi(Fırat 2002:613).

Bu durumda bağımsız olmasına karar verilen Kıbrıs Cumhuriyeti, jeopolitik konumu itibariyle İngiltere’nin adada varlık nedenini oluşturduğu ve sağladığı üs imtiyazı düşünüldüğünde gerçekte dış müdahaleye açık ve İngiltere’ye bağlı durumdadır.

2.4 1960 Anayasası ile Kurulan Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyetinin Tıkanması ile Türkiye’nin Müdahalesine Giden Süreç ve Jeopolitik Nedenleri ve Sonuçları

İsmet İnönü’nün yukarıda belirtilen öngörüsü gerçekleşmiş ve 1963 tarihinden itibaren adada sükunet bozulmuştur. Kıbrıs Türk toplumu üzerine 1963-64 ve 1967 yıllarında anayasaya tamamen aykırı olarak yapılan Rum saldırıları yaklaşık 20-30,000 Türk’ü köylerinden sürdü ve Lefkoşe, Baf, Larnaka, Magosa ve Lefkoşe’nin kuzeyindeki birkaç köye sığınmaya zorladı. Böylece, Türk toplumu, adanın kuzey bölgesinde önemli bir toprak üzerinde denetim kurabileceği birkaç bölgede yoğunlaşmaya mecbur kılındı(Karpat 2001: 201). Türkiye’nin 1963-64 olaylarına müdahale olanağı yine İsmet İnönü’nü yukarıda belirtilen öngörüsü ile tartışmalı bir halde iken 5 Haziran 1964 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Johnson’un müdahaleye izin verilmeyeceğine dair mektubu Türk dış politikasında derin iz bırakmıştır.

Diğer taraftan adada 1967 Yunanistan askeri darbesi sonrasında ve adanın kuzeyinden Türkiye kaynaklı yardımların ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun Rum mallarına yönelik gümrük indirimleri sayesinde gerçekleşen ekonomik gelişmeye bağlı olarak Rum lider Makarios ile Yunan cuntası arasında yaşanan siyasi farklılaşma baş göstermeye başlamıştır(Karpat 2001). Bu gelişmelerle gelinen 1972 yılında yeniden başlayan Rum kaynaklı terör olayları sonrasında 15 Temmuz 1974’te Yunanistan’dan subayların komutası altında güçlü bir Kıbrıs Rum Ulusal Muhafız Ordusu birliği, Cumhurbaşkanı Makarios’un Lefkoşe’deki sarayına saldırdı ve EOKA-B’nin lideri Nikos Sampson Enosis’i ilan etmek amacıyla Kıbrıs Cumhurbaşkanı yapıldı. Bu olaydan sonra 20 Temmuz’da Türkiye, 1960 Garantörlük Antlaşmasına dayanarak adaya asker çıkardı ve Kuzey Kıbrıs’ın bir bölümünü ele geçirdi(Karpat 2001).

Kıbrıs’a yönelik yaptığı jeopolitik analizde Karpat (2001: 198-199) şu saptamaları yapmaktadır: Kıbrıs’ın ilhakı, Yunanistan’a, Türkiye’nin güneydoğusunun önemli ihracat çıkış kapıları olan Mersin ve İskenderun limanları da dahil olmak üzere Türkiye’nin güney sahillerini denetim altına alma olanağı sağlayabilirdi. Ayrıca bu adanın güvenli bir biçimde ilhakı tamamlandığında özellikle Kıbrıs’taki iki İngiliz üssünün tamamen elde edilmesinin ardından Yunanistan’a bir bütün olarak Ortadoğu siyasetinde de önemli bir rol oynama olanağı sağlayabilirdi. Diğer taraftan Büyük Britanya, Ortadoğu siyasetinde ve yalnızca ikiyüz mil güneydeki Süveyş Kanalı’nın kaderinde bir ölçüde rol oynayabilmek amacıyla bir zamanlar bölgedeki sınırsız hakimiyetinin son kaleleri olan iki Kıbrıs üssünü elinde tutmak istemektedir. İngiltere Kıbrıs'ı olduğu gibi, kendine bağımlı bir biçimde tutmak arzusundadır, çünkü bu durum üslerin güvenliğini garanti altına almaktadır. Türkiye, ne pahasına olursa olsun Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını önlemek niyetindedir, çünkü böyle bir ilhak Türkiye’nin denizden çevrilmesini tamamlayacak ve Yunanistan’ın yeni toprak iddialarına yol açabilecektir....Böylece nihai çözümlemede, Kıbrıs’ta hem Yunanistan’ın hem de Türkiye’nin yaşamsal öneme sahip çıkarları bulunmaktadır ve her iki ülke de ada üzerindeki etkilerinden vaz geçmek niyetinde değillerdir. Var olan durumun korunması, yani ilhak tehlikesinden tamamen uzak bağımsız bir Kıbrıs’ın varlığı bütünüyle Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmektedir, çünkü bu durum Türkiye’nin güney kıyısını olası bir abluka ve saldırıdan uzak tutarken, aynı statüko Yunanistan’ın etki ve gücünü Doğu Akdeniz’e doğru genişletmesini engellemektedir. Benzer bir analizi Gevgilili (1975) Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik müdahalesinin canlı olduğu 3 Eylül 1974 tarihinde, Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde şu şekilde yapmaktadır: “Türkiye, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yeterince eğilmediği Akdeniz sorununun ağırlığını, 70’lerin dünya bunalımı altında ta yüreğinde duydu. Kıvranan dünya sistemi adeta Akdeniz üstünde düğümlenmişti; çok şeyin anahtarları oradan geçtiği için... Oysa, Türkiye’ye daha 1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nın son komutu olarak önerilen şey “İlk Hedef Akdeniz” tezinden başka bir şey değildi. Yeni bir dünya dengesinde Türk toplumuna güç katacak hemen her şey, Akdeniz’de fazlasıyla vardır. Kıbrıs’ın Yunanistan aracılığıyla Batı sistemine tümüyle
ilhakı için “74 yazında yapılan girişimlerin ardındaki tüm araç(9) da zaten buydu. Geçmiş ile bugünün tarihsel bağını kuran Türkiye, çözümü o zaman açıklıkla gördü. Kıbrıs’ın ancak bağımsız ve bağlantısız (tarafsız) kalmasıydı ki, dünyadaki yeni bunalımın Doğu Akdeniz yöresine yayılmasına bir oranda set çekebilirdi. Bunun yolu ise, Kıbrıs’ın bir bloka açıktan ve tek yanlı olarak bağlanmamasıydı. Ankara’nın Sovyetler Birliği’ne, Kıbrıs’ın hiçbir biçimde NATO içinde ele alınmasını istemediğini ısrarla belirtmesi salt bir diplomasi zorunluğu olarak görülmemelidir.

Görüldüğü gibi iki kutuplu dünya sistaminin hakim olduğu dönemde Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik harekâtının gerisinde; tarihsel bir perspektifle yapılacak değerlendirmede, Kıbrıs Adasında kontrolün tek taraflı olarak Yunanistan ve Batı Bloğu lehinde kaybının yol açabileceği Doğu Akdeniz’den
Anadolu anakarasına gelebilecek güvenliğe yönelik tehdidin bertaraf edilmesi stratejisinin rol oynadığı görülmektedir.

Böylece Türkiye’nin Adaya müdahalesi sonucunda adanın bölünmesi gerçekleşmiş ve bunu takiben 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kuruluşu ilan edilmiştir. Kuruluş bildirisinde bağımsız Kıbrıs’ın amaçlandığı şu ifadelerle açıklanmaktadır; “Kıbrıs’ın bağımsızlığına karşı olan ve bölünmesi veya herhengi bir devletle birleşmesi yolundaki her girişime kesinlikle karşı koymak inanç ve kararını teyit ederek; ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağlantısızlık statüsünün gerektiğine inanarak ve adanın yabancı çıkarlara hizmet etmesine izin vermemek kararını beyan ederek; ve Kendi bölgelerinde gelecekteki bağımsız Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açacak düzenin hukuki esasını yaratmak gereğini göz önünde bulundurarak; ve Nihai amacın iki bölgeli bir federasyon çerçevesinde Kıbrıs Rum Toplumuyla birleşmek olduğunu teyit ederek; Temel maddeleri milletlerarası hukuka uygun olarak milletlerarası anlaşmalarla saptanmış olan cumhuriyetin 1960 Anayasasının aynı usulle Kıbrıs Federal Cumhuriyetinin anayasası olarak değiştirilmesine ve Federal Cumhuriyetin kurulmasına kadar muhtar Kıbrıs Türk Yönetiminin yeniden düzenlenmesi ve teşkilatlanmasının gerekli olduğunu kararlaştırmıştır. Bu amaçla muhtar Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanının başkanlığı ile bir Kurucu Meclis kurulmasına karar verilmiştir(10). Bu yaklaşım Türkiye’nin yukarıda değinilen Kıbrıs Adasının bağlantısız ve bağımsız kalması yönündeki çıkarı ile paralellik taşımaktadır.


(9) Bu kelime orijinal yazıda “araç” olarak geçmekle birlikte, bir yazım hatası olduğu ve doğrusunun “amaç” olması gerektiği düşünülmektedir.

Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanı ile Güney Kıbrıs’taki Türkler ile Kuzey Kıbrıs’taki Rumların gönüllü olarak yer değişimi konusunda anlaşma sağlanmış ve Eylül 1975’te gerçekleşen mübadele ile adanın fiilen iki toplumun temsil edildiği iki bölüme ayrılması gerçekleşmiştir.

Daha sonraki dönemde Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’ın konuyu uluslararası platforma taşıma çabaları başarılı olmuş ve Birleşmiş Milletler Kıbrıs Türk Federe Devletini ortadan kaldırmayı öngören 13 Mayıs 1983 tarihli kararı çıkarmıştır(Yalçın 2003). Bu gelişmelerin sonrasında toplumlararası görüşmelerde iki toplumlu federal bir yapının kabul görmesine karşın iki kesimli yapının Rumlarca reddedilmesi üzerine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanı sürecine girilmiş ve 15 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi’nde bu durum oybirliği ile kabul edilmiştir.

Bu gelişme sonrasında Kıbrıs’ta; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriye’tinde devlet yapısının temelinin oluşturulması ve kurumsallaşma yönünde adımlar atılırken, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ise özellikle 1990’lardan itibaren Avrupa Birliği’nin de kabulü ile Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak Birliğe üyelik yolunda ilerlemiş ve Yunanistan’ın da yoğun çabasıyla bunu elde etmiştir.


(10) Kaynak: www.kibris.gen.tr/turkce/federe/kurulusu.html, 11.02.2004.

Ancak diğer taraftan bu dönemde Kıbrıs’ın askeri açıdan stratejik konumunu ön plana çıkaran ve bir Türk -Yunan krizine dönüşen S-300 füzeleri olayı patlak vermiştir. Krizi başlatan gelişme Kıbrıs Rum Yönetimi ile Yunanistan arasında 1997’de imzalanan bir anlaşma ile Rus yapımı karadan havaya 140 km menzile sahip S-300 füzelerinin Güney Kıbrıs’ta Baf askeri üssüne yerleştirilmesine karar verilmesidir(Fırat 2002). Bu gelişme üzerine Türkiye, füzelerin adaya konuşlandırılmasını her ne koşulda olursa olsun engel olacağını ilan ederken, Yunanistan ise Türkiye’nin böyle bir girişimini savaş sebebi sayacağını bildirmiştir(Büyükçolak 2002). Ankara ile Atina’yı bir kez daha karşı karşıya getiren bu durumun, Kıbrıs Rum Yönetiminin bir oldubittisi ve Avrupa Birliği üyesi Yunanistan açısından ise bir hata olduğu görüşleri bulunmaktadır(Fırat 2002). Bununla birlikte olayın ortaya çıkması sonrasında yaşanan gerginlik, Yunanistan’ın Kıbrıs Rum kesiminine yönelik iç politikasındaki hassasiyetin ve bu amaçla nelerin göze alınabileceğinin bir göstergesidir.

2.5 Kıbrıs - Avrupa Birliği İlişkileri

Bir taraftan adanın kuzey kesiminde bu gelişmeler yaşanırken güneyde ise 1972yılında imzalanan Ortaklık Anlaşmasıyla başlayan Avrupa Birliği ile ilişkiler sonucunda 1987’de Gümrük Birliği Protokolünü, 1990’da tam üyelik başvurusu, 1993’te Avrupa Birliği Komisyonu’nun başvuruya olumlu görüş vermesi ve 1998’de de üyelik görüşmelerinin başlaması izlemiş ve bu
süreç Aralık 2002 Kophenhag Zirvesin’de Kıbrıs’ın üyeliğinin kabulü ve Nisan 2003’te de Katılım Anlaşmasınnın imzalanması ile sonuçlanmış ve Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne resmen üye olacağı tarih olan 1 Mayıs 2004 öncesine gelinmiştir. Bu süreç boyunca adayı bir bütün olarak üyeliğe alma doğrultusunda irade göstermekle birlikte Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs’ı dolayısıyla Kıbrıs Rum Yönetimini tüm adanın temsilcisi olarak muhatap almıştır. Oysa bu durum 1960 Antlaşması’nın ihlâlidir (Arsava 2003).


2.6. Kıbrıs Adasının Avrupa Birliği - ABD Açısından Önemi ve Yeniden “Çözüm” Çabaları

Daha önce de belirtildiği gibi Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da etkin olmak isteyen global bir gücün Kıbrıs Adası’nı kontrol etme isteği her dönemde beklenmesi gereken bir durumdur. Avrupa Birliği’nin de siyasi ve askeri bir güç olarak ortaya çıkma çabaları doğrultusunda bu gereksinimi duyması kaçınılmazdır. Bununla birlikte 1991’de Sovyetler Birliği’nin beklenenden de hızlı dağılması sonrasında oluşan günümüz tek kutuplu dünya düzeninde Amerika Birleşik Devletlerinin askeri güce dayanan hakimiyeti bir gerçektir. Bu durumda günümüzün hegemon gücü durumundaki ABD’nin Kıbrıs Adası üzerinde kontrol sağlama isteğinin ağır basması kaçınılmazdır. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya liderliğini ABD’ne devreden İngiltere’nin adada her koşulda ve dönemde koruduğu ve ileride de korumaya devam edeceği anlaşılan askeri üslere ilişkin haklarından stratejik ortağı olan ABD de rahatlıkla yararlanmaktadır. Nitekim ABD’nin Kıbrıs (Güney Kıbrıs) büyükelçisi Michael Klasson, 8 Ocak 2004 tarihinde “Western Policy Center” adlı merkezde gerçekleştirilen forumda Kıbrıs ile ilgili olarak şunları söylemiştir:”Kıbrıs ile olan ilişkilerimizin AB’ne katılımı -ki bu katılım sadece Avrupa’ya değil aynı zamanda trans-atlantik ortaklığına olmaktadır- nedeniyle önem kazanacağını düşünüyorum. Bu ayrıca, Kıbrıs’ın - umulurki bir bütün olarak - geçmişte olduğundan çok daha geniş bir arenaya adım atması, böylece adada yaşayanlar açısından Avrupa Birliği üyeliği ile yeni sorumluluklarla birlikte yeni fırsatların doğuşu anlamına gelmektedir(11). Bu kapsamda değerlendirilebilecek bir diğer gelişme ise Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin Kıbrıs Adası’nın bulunduğu bölgeye yönelik olarak “Büyük Ortadoğu Planı” nı açıklamasıdır(12). Bu gelişme de ABD’nin bölgedeki etkinliğini ve insiyatifini giderek artırma niyetinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ve benzeri görüşlerden de anlaşılmaktadır ki, Amerika Birleşik Devletleri Kıbrıs

(11) www.westernpolicy.org/PolicyForums/, 19.02.2004.
(12) www.washingtonpost.com, 10.02.2004

Adası’nın Avrupa Birliği’ne bir bütün olarak katılımı ile adada sağlanacak istikrarı kendi uluslararası politikalarında adaya biçilen görevler açısından yarar görmektedir.

Diğer taraftan 1999 Helsinki Zirvesi’nde alınan kararların Türkiye’nin Kıbrıs politikasını temelden etkilediği anlaşılmaktadır. Söz konusu kararların Kıbrıs ile ilgili 9. Maddesi şu şekildedir: “AB Konseyi, politik bir çözümün
Kıbrıs’ın (AB’nin Kıbrıs’tan anladığı sadece Rum kesimidir) AB’ye katılımını kolaylaştıracağının altını cizer. Üyelik müzakerelerinin tamamlanmasına kadar kapsamlı bir çözüme ulaşılamamış olursa, Konseyin üyelik konusundaki kararını yukarıda belirtilen husus çerçevesinde bir ön şart olmaksızın verecektir”(Aydoğan 2003). Bu durumun hukuka aykırılığını savunan Arsava (2003), AB’nin Kıbrıs konusunda 1960 Anlaşmaları ile elde edilen haklarından taviz vermesine yönelik Türkiye’ye olan baskısını bu nedene dayandırmaktadır.

Nitekim bu durum Kıbrıs’ta doğrudan görüşmelerin sonuçsuz kalmasına neden olmuş ve Annan Planı (olarak adlandırılan Birleşmiş Milletler Planı) 1999 Helsinki Kararları karşısında ortaya çıkmıştır. Plan Kıbrıs Türkleri açısından ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin Tezinden ayrılmakta, bu devletin kazanımlarını yok eden, Kıbrıs Türkünün adada varlığını ve hatta birliğini aşamalı olarak ortadan kaldırmaya yönelik düzenlemeler içermektedir. 1960 Anlaşmaları ile oluşturulan sistem sadece iki toplumarasında değil, Türkiye ve Yunanistan arasında da Doğu Akdeniz’deki
barış için dengeye yönelikti. Burada garantör devletler garanti edecekleri anayasal ve uluslararası hukuk düzenini iradeleriyle belirlemişlerdi. Bu süreçte ise garantör devletlerden oluşumuna katkı yapmadıkları, henüz tam olarak somutlaşmayan Annan Planı’nın metnini Kıbrıs’ta gerçekleşecek referandum sonuçlarına bağlı olarak kabul etme taahhüdünde bulunmaları talep edilmiştir. Bu taahhüdün doğal sonucu Türkiye'nin 1960 Garanti Anlaşmasından doğan haklarından feragat etmesidir ki AB’nin iradesi de bunu sağlamaya yöneliktir. AB 1960 Garanti Anlaşmasını ihlal ederek Kıbrıs'ı (Kıbrıs Rum Kesimini Adanın tümünün temsilcisi olarak kabul ederek) tam üye olarak kabul etmiştir. Hukukun üstünlüğünü ilke olarak benimsediğini AB Anlaşması’nda ilan eden Avrupa Birliği’nin hukuk topluluğu karakteri ancak Türkiye’nin Garanti Anlaşması’ndan doğan haklarından feragat etmesiyle telafi edilebilir. Avrupa Birliği bunun farkında ve telâşındadır(Arsava 2003).

3. Değerlendirme ve Sonuç

Çalışmanın başlangıcında ileri sürülen saptamaların temelindeki tarihsel analiz Tablo-1’de özetlenmeye çalışılmıştır. Tablonun oluşturulmasından amaçlanan ise bu çalışmanın genelinde yapılmaya çalışıldığı gibi Anadolu Yarımadası ile Kıbrıs Adası arasındaki jeopolitik bağlantının varlığının tarihsel bir perspektifle ortaya konulmasıdır. Tablo incelendiğinde görülmektedir ki:
- Kıbrıs Adası ele alınan 520 yıllık dönemde 1960 yılındaki bağımsızlık denemesi dışında dışarıdan güçlerin (bölgesel ya da global) kontrolünde olmuştur.
- Anadolu’da hakim olan güç ile Kıbrıs Adası arasındaki siyasi ve hukuki bağ süreklilik göstermektedir.
- Anadolu’nda hakim olan gücün, Kıbrıs Adası üzerindeki etkisinin azalması (artması) ile Adadan tehdit algılamasının bulunduğu (bulunmadığı) dönemler paralellik göstermektedir.
- Kıbrıs Adası üzerinde Anadolu’nun etkisinin zayıf olduğu durumda, ancak iki kutupluluğa dayalı uluslararası sistemin varlığında Adada oluşan dengeye bağlı olarak Anadolu’da hakim güç olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Adasından tehdit algılamaması mümkün olabilmiştir.

Halen Türkiye Cumhuriyeti ile Kıbrıs Adası arasındaki ilişkinin koşullarının 1999 Avrupa Birliği Helsinki Zirvesi kararlarıyla şekillendiği bir geçiş dönemi yaşanmaktadır. Bu çerçevede ortaya çıkmış olan

TABLO - 1: ANADOLU YARIMADASI İLE KIBRIS ADASI'NIN SİYASİ İLİŞKİSİNİN TARİHSEL ANALİZİ

Birleşmiş Milletler Planının (Annan Planı) günümüzde bilinen haliyle uygulanmasının taraflarca (Türkiye, Yunanistan, İngiltere, KKTC ve Güney Kıbrıs Rum Devleti) kabul edilmesi halinde bir kez daha Türkiye’nin Adadaki etkinliğinin ve bağının zayıfladığı yeni bir dönem başlayacaktır. Bu dönem bir anlamda Türkiye’nin geleceğinin bu günden Avrupa Birliği’nden ayrı olarak şekillenmesinin hemen hemen tamamen dışlanmasını da getiren ve geri dönüşü olmayan bir dönem olacaktır. Bu dönemde yukarıda sözü edilen tehdit algılaması olasılığının ortadan kaldırlmasının koşulu: Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne tam üyeliğinin kesinleşmiş olduğu gözönüne alındığında, ancak Türkiye’nin, garantörlüğünün fiilen geçerli olduğu alana hakim olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bugünkü demografik, coğrafik ve güvenliğinin sağlandığı yapısının temelinin korunduğu haliyle ve bu yapının garanti edileceği bir hukuk oluşturulması ile bir takvim çerçevesinde eş zamanlı olarak ve bugünün koşullarıyla Avrupa Birliği’ne tam üye olabilmesidir.

Bugün Türkiye’nin angaje olduğu anlaşılan Annan Planı’nda bu doğrultuda düzenlemelerin bulunmaması ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin yukarıda belirtilen çerçeveden farklı oluşması halinde, derecesi koşullara göre değişmekle birlikte yukarıda sözü edilen tehdit algılaması var olacaktır. Böyle bir durumda, gelecekte oluşması muhtemel bir güçlü Avrupa Birliği Ortak Dış ve Güvenlik Politikası çerçevesinde Kıbrıs’taki askeri üslerin kontrolü yönünde Avrupa Birliği ile İngiltere ve ABD’nin çıkarlarının çatışması dikkate alınması gereken bir olasılık olarak durmaktadır. Uluslararası yapıda çok kutupluluğa gidişi ifade edebilecek böyle bir durumda uluslararası denge koşulları altında Türkiye açısından Kıbrıs Adasından algılanacak tehdidin azalacağı düşünülebilir. Bununla birlikte diğer bir olasılık olan AB’nin güçlü siyasi ve askeri kurumlarının oluşamaması ve böylece Birliğin Siyasi ve Güvenlik (askeri) ayağının gelişememesi durumu ise Yunanistan’a bölgede bireysel insiyatif ile hareket alanı kazandırabilecektir. Bu durumda AB üyesi ve Türk unsurunun zayıfladığı bir Kıbrıs, Türkiye için daha büyük bir tehdit oluşturabilecektir.

KAYNAKÇA


ARSAVA, Füsun
2003 “Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu”, ATAUM Bülten, Kış-Bahar 2003, Yıl:3, Sayı:1-2, Ankara.

AYDOĞAN, Metin
2003 Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz, Kum Saati Yayınları, İstanbul.

BÜYÜKÇOLAK, K. Mehmet
2002 “Yunanistan’ın Stratejik Analizi: Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Yunanistan’ın Savunma Politikaları, Güvenlik Stratejileri, Askeri Doktrini ve Silahlı Kuvvetleri”, Türkiye’nin Komşuları, Mustafa Türkeş ve İ. Uzgel (Der.), İmge Kitapevi, Ankara.

ESMER, A. Şükrü
1975 “Kıbrıs, Dün, Bugün, Yarın”, Derviş Manizade (Der.), Kıbrıs:Dün, Bugün, Yarın, Kıbrıs Türk Kültür Deneği İstanbul Bölgesi Yayınları, No:8, İstanbul.

FAROQHI, Suraiya
2000 Osmanlı’da Kentler ve Kentliler, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.

FIRAT, Melek
2002 “Soğuk Savaş Sonrası Yunanistan Dış Politikasının Yeniden Biçimleniş Süreci”, Türkiye’nin Komşuları, Mustafa Türkeş ve İ. Uzgel (Der.), İmge Kitapevi, Ankara.

FIRAT, Melek
2003 “Yunanistan’la İlişkiler(1945-1960: Batı Bloku Ekseninde Türkiye-1)”, Türk Dış Politikası, B. Oran (Ed.), İletişim Yayınları, İstanbul.

GAZİOĞLU, Ahmet
1960 İngiliz İdaresinde Kıbrıs - Statü ve Anayasa Meseleleri, Cilt I, İstanbul.

GEVGİLİLİ, Ali
1975 “Kıbrıs’taki Yeni Trajedi ve Türk Deniz Hakları”, (17 Temmuz 1974 Tarihli Milliyet Gazetesi), Milliyet 1974 Yıllığı, Milliyet Yayınları.



KARPAT, H. Kemal
2001 Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusculuk, İmge Kitapevi, Ankara.

KÖKDEMİR, Naci
1957 Dünkü - Bugünkü Kıbrıs, Ankara.

KULOĞLU, Armağan
2003 Uluslararası İlşkilerde Jeopolitik ve Strateji, ATAUM Uluslararası İlişkiler Uzmanlık Programı Ders Notu, Ankara.

KUTAY, Cemal
1975a “Kıbrıs’la Başlayan “Milli” ve “Milletler-arası” Devir”, Derviş Manizade (Der.), Kıbrıs:Dün, Bugün, Yarın, Kıbrıs Türk Kültür Deneği İstanbul Bölgesi Yayınları, No:8, İstanbul.

KUTAY, Cemal
1975b “Dörtyüz Yıllık Kronoloji İçinde Kıbrıs’ın Kaderinde Tarih İbretleri”, Derviş Manizade (Der.), Kıbrıs:Dün, Bugün, Yarın, Kıbrıs Türk Kültür Deneği İstanbul Bölgesi Yayınları, No:8, İstanbul.

MANİZADE, Derviş
1975 “Kıbrıs Sorununun Başı ve Sonu”, Derviş Manizade (Der.), Kıbrıs:Dün, Bugün, Yarın, Kıbrıs Türk Kültür Deneği İstanbul Bölgesi Yayınları, No:8, İstanbul.

MÜTERCİMLER, Erol
1992 Kurtuluş Savaşına Denizden Gelen Destek: Sovyetler Birliği’nden Alınan Yardımlar-Kuvâ’yı Milliye Donanması, Yaprak Yayınları, İstanbul.

PITCHER, D. Edgar
2001 Osmanlı İmparatorlu’ğunun Tarihsel Coğrafyası, Bahar Tırnakçı (Çev.), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

SANDER, Oral
1989 Siyasi Tarih, İlk Çağlardan-1918’e,İmge Kitapevi, Ankara.

SARICA, Murat, E. TEZİÇ, Ö. ESKİYURT
1975 Kıbrıs Sorunu, İstanbul Hukuk Fakültesi Yayını, No:2071, İstanbul.

SARIHAN, Zeki
1993 Kurtuluş Savaşı Günlüğü - I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XVI. Dizi, Sa.71, Ankara.

YALÇIN, E. Semih
2003 “Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği Kıskacında Kıbrıs Meselesi”, Türk Hukuk Enstitüsü Dergisi, Şubat 2003, http:/www.turkhukukenstitusu.org/dergi_subat03.htm 24.02.2004.

ZİA, Nasim
1975 Kıbrıs’ın İngiltere’ye Geçişi ve Adada Kurulan İngiliz İdaresi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, No:44, Ankara.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Kurtuluş Savaşı'nın Musul "Cephesi"- 3

Bir önceki yazımda Kurtuluş Savaşı sürecinde Kürtlere Özerklik verilmesi konusunda bilgi ve belgeler konusunda Ayşe Hür’ün Taraf Gazetesindeki yazısından hareketle yaptığım okumaların sonuçlarını aktarmıştım. Bu kapsamda yapılan bir saptama da Ayşe Hür’ün yazısında Heyeti Vekile (Bakanlar Kurulu) kararıyla Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa tarafından verilen talimatın tarihindeki yanlışlıktı. Hür’ün, anılan yazısında:
“EL CEZİRE KOMUTANLIĞINA TALİMAT ‘Özerklik’ konusunda TBMM zabıtlarına geçmiş tek olay, 22 Temmuz 1922 tarihinde Meclis’te okunan Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi Heyetinin Elcezire (Irak) cephesi kumandanlığına yazılmış 15 Temmuz 1922 tarihli talimatıdır.” (Ayşe Hür, Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-3 , Taraf Gazetesi - İstanbul - 22.10.2008) şeklinde kaydedilen bu talimatın tarihi yukarıdaki alıntıda yer aldığı gibi 15 Temmuz 1922 değil Cephe Komutanı Nihat Paşa’nın göreve atandığı 26 Haziran 1336 (1919) ile görevden alındığı 3 Kasım 1337 (1921) arasında olması gerektir (Durdu Mehmet Burak, “El-Cezire Kumandanı Nihat Paşa’nın Eşkıya Tarafından Soyulması”, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, 2005 s:169-183). Nitekim, 22 Temmuz 1338 (1922) tarihli Meclis Tuatanağında söz konusu talimatın tarihi 27.06.1337 (1921) olarak nitelenmektedir. (TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, TBMM Basımevi, Ankara, s.550) http://blog.milliyet.com.tr/Kurtulus_Savasi_nin_Musul__Cephesi_-2/Blog/?BlogNo=209731
Ayşe Hür’ün söz konusu talimatın tarihinde yanılmış olması onun bu talimatın nedeni hakkındaki yorumunu da kanımca hatalı olarak etkilemiştir. Nitekim anılan yazıda bu talimatın veriliş nedeni şu şekilde ifade edilmiştir:
“Bu talimatın neden verildiğini soran milletvekillerine önce ‘hükümet işidir’ denilerek cevap verilmek istenmemiş ancak ısrarlar üzerine Nihad Paşa’nın 35 sayfalık gerekçesi okunmuştur. (Gerekçe ve üzerine tartışmalar için bkz. s. 552-574) Burada özetlememe imkan olmayan bu mektupta anlatılanlar ‘özerklik’ kararın gerekçesini açıklamaktan uzaktır. Arka planda o sıralar İngilizlere karşı ikinci kez isyan eden Şeyh Mahmut Berzenci’yi kontrol altına almak isteği vardır. Nitekim, Berzenci bu teklife güvenerek, İngilizlere meydan okumakta ölçüyü kaçırmış sonunda uzlaşmazlığının cezasını Hindistan’a sürülerek ödemiştir.” (Ayşe Hür, Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-3 , Taraf Gazetesi - Istanbul - 22.10.2008).”
Oysa, talimatın bütünü okunduğunda gerekçesi de açık olarak görülmektedir. Talimatın verilmesinin gerisinde bölgenin İngiliz ve Fransız faaliyetlerine açık olmasının yol açacağı kargaşanın önlenmesidir. (http://blog.milliyet.com.tr/Kurtulus_Savasi_nin_Musul__Cephesi_-2/Blog/?BlogNo=209731) Talimatın gerekçesinin sorulmasında da bu tehlikeye karşı tedbir olarak cephe komutanlığına tanınan yetkilerin bölge milletvekillerinde uyandırdığı tepkidir. Nitekim görüşmelerin devamında Nihat Paşa hakkında Diyarbakır Mebusu Hacı Şükrü Efendi’nin yapmış olduğu şikayet ve görüşmeler sonrasında olayların üzerinin kapanacağı gerekçesiyle tepkilerin dozu giderek yükselmiştir. Sonuçta, daha önce de ifade edildiği gibi yapılan oylamada Adliye Encümeninin mazbatası doğrultusunda Nihat Paşa’nın verilen talimatlara uygun hareket ettiği kararına varılmıştır. Bu olayda dikkat çeken bir nokta da, 14 Teşrin-i Sani 1921 (1337) tarihli Nihat Paşa hakkında suçlamalarda bulunan Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesine Diyarbakır Mebusu Hacı Şükrü’nün gönderdiği telgrafın Mustafa Kemal Paşa tarafından işleme konularak konunun Adliye Nezaretine havale edilmesidir. Nitekim bu kapsamda Nihat Paşa Elcezire Cephesi Komutanlığı görevinden alınmıştır. (Durdu Mehmet Burak, “El-Cezire Kumandanı Nihat Paşa’nın Eşkıya Tarafından Soyulması”, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, 2005 s:169-183)
Gerçekte Mustafa Kemal’in Şeyh Mahmut Berzenci ile irtibat girişimi olmuştur. Ancak bu girişimin tarihi 13 Ağustos 1919 olup Erzurum Kongresi sonrasında bölgedeki diğer bazı aşiret reislerinden destek sağlamaya yönelik benzer içerikli telgraflar söz konusudur. Şöyle ki:
“Şeyh Mahmut Efendi Hazretleri’ne,
Faziletlü Efendim,
Yüce hilafet makamına ve Osmanlı saltanatına olan hakiki bağlarınız ve aziz vatanımız hakkındaki kati alakanız herkesçe çok iyi bilinir. Harbi Umumi’nin makûs neticesi düşmanlarımıza çok fırsatlar verdiğinden Mütareke’den beri devlet, millet ve vatanımız hakkında reva görülen tecavüz ve saldırılar tahammül ve kabul edilemeyecek dereceye varmıştır. Hilafet ve saltanatın yok olmasına ve vatanımızın Ermeni ayakları altında çiğnenmesine ve milletimizin Ermenilere esir olmasına rıza gösterecek hiçbir Müslüman tasavvur edilemez. Düşmanlarımızın her taraftaki teşebbüsleri hep vatanın parçalanması ve milletimizin esir olması gayretlerine yöneliktir. Milletten kuvvet alamayan ve esir vaziyetinde bulunan merkezi hükümet aczden başka bir şey gösterememiştir.
Milletin yekvücüt olarak kuvvet ve kudretini cihana göstermesinden başka kurtuluş çaresi ve dayana noktası kalmamıştır. Bu sebeple senâverleri resmi makam ve sıfatımın engel olduğunu gördüğümden derhal askerlik mesleğinden istifa ederk vatan ve milletimizin tam kurtuluşuna kadar milletle beraber ve milletin içinde çalışmaya karar verdim. Zatıalileri gibi fedakar, vatansever dindaşlarımızın benimle beraber çalışacağınıza eminim. Bu defa Erzurum Kongresi’nce karalaştırılan beyanname ve nizamnamelerden takdim ediyorum. O havalice teşkilatın genişletilmesi ve takviyesi konusunda kuvvet sarf edilmesini rica ederim. Yakında Sivas’ta toplanacak genel bir kongre ile de daha faydalı ve kati neticeler elde edileceği şüphesizdir. O havalide İngilizlerin aldatıcı telkinlerinin önüne geçilmesi pek ziyade lazımdır. Cenabı hak cümlemize muvaffakiyetler ihsan buyursun. Gözlerinizden öperim Efendim.
Eski 3. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt 3, 2000)
Benzeri mektuplar aynı gün, Bitlis, Küfrevizade Şeyh Abdülbaki Efendi’ye, Şırnaklı Abdürrahman Ağa’ya, Deşevli Ömer Ağa’ya, Muşaslı Resul Ağa’ya, Norşinsli Büyük Şeyhlerden Şeyh Ziyaettin Efendi’ye de gönderilmiştir. Ancak Şeyh Mahmut’a gönderilen “…bu mesaj sırasında Süleymaniye işgal edilmiştir; bu nedenle mesajın eline geçmediği kesindir.” (Murat Güztoklusu, Musul Özdemir Harekatı, İstanbul, 2008, s.45). Güztoklusu’na göre Mustafa Kemal doğru kişiyi seçmiştir; Şeyh Mahmut İngilizler’in bol para ve hanlık teklifini reddetmiş, yurtseverliğini ve yiğitliğini göstermiş bir yerel liderdir. Ayrıca, Şeyh Mahmut 25 Ağustos 1919’da sürgüne gönderilmiş, Aralık 1921’de de tekrar geri dönmesi sağlanmıştır. (Güztoklusu, a.g.e, s.376). İngiliz kaynaklarında Şeyh Mahmut’un kendilerine yakınlaşıp uzaklaşmasından hareketle çok da olumlu ifadeler bulunmamakla birlikte, bu noktayı daha sonraya bırakarak, yazımızın başında değinilen Nihat Paşa’ya verilen ve içeriğinde Kürtlere Özerklik hususu öne çıkarılarak, bunun amacının Şeyh Mahmut’un milli mücadele cephesine çekilmesi olarak nitelenen talimatın tarihinin 27.06.1337 (1921), Şeyh Mahmut’un Süleymaniye’ye dönüşüne izin verilen Aralık 1921 tarihinden aylar öncesine karşılık geldiğinin altını çizmek istiyorum.
Ayrıca, Şeyh Mahmut'un Hindistan'a sürgüne gönderilme tarihi yukarıda ifade edildiği gibi Ağustos 1919 olup bu tarihten önce başlayan isyanının Ankara'nın herhangi bir teklifine dayanıyor olması mümkün değildir. Şeyh Mahmut'un ikinci isyanı ise Milli Mücadelenin örtülü bir cephesinin bir parçası olarak oldukça farklı gelişip sonuçlanmıştır. “Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi” kitabının yazarı Wadie Jwaideh’e göre ise Şeyh Mahmut’un İngiliz’lerin desteği ile tekrar Süleymaniye’ye geliş tarihi Eylül 1922’dir. “Şeyhin görevine iade edilmesinin üzerinden henüz bir ay bile geçmemiştir ki, onun Türklerle temas halinde olduğu ortaya çıktı. Türklerle yaptığı görüşmelerin niteliği Özdemir’in Cezire’deki Türk askeri karargahına gönderdiği mektupların ele geçirilmesiyle açığa çıktı (Cecil John Edmons, Kurds, Turks and Arabs, Politics, Travel, , and Research in North Eastern Iraq, s.310-314’den aktaran; Wadie Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi, İstanbul, 2007, s.387) . Bu tarih 29.09.1338 (1922) tarihli lcezire ve Irak Teşkilat ve Harekatı Milliyei Umumiye Kumandanı Özdemir tarafından Şeyh Mahmut’a gönderilen ve “Mücahidi Muazzam, Şih Mahmud Efendi Hazretlerine” diye başlayan mektuba karşılık gelmektedir. (Güztoklusu, a.g.e, s.148).

Kurtuluş Savaşı’nın Musul “Cephesi”-2

Bir önceki yazıda ele aldığım İngiliz devlet belgelerinden hareketle; Sakarya Zaferi sonrasında İngiltere’nin, Ortadoğu’da çıkarlarının çatıştığı Fransa ve İtalya’yı ve kuvvetle muhtemel egemen bir Türkiye Devleti’ni ileri bir tahlil ile temel tehdit olarak algıladığı Bolşevik Rusya karşısında muhtemel bir yandaş olarak hesaba katmakta olduğu ve doğrudan karşı karşıya gelmeyi istemediği yorumunu yapmış, Musul konusunda çeşitli kaynaklardan okumalarımı yaparken, bu üstü kapalı algının Türkiye nezdinde olan yansımalarının somut belgelerini aramaya devam edeceğimi belirtmiştim.
Bu kapsamda dikkat çeken bir belge de Büyük Zafer’in öncesindeki günlerde İngiliz Yüksek Komiser Vekili Nevile Henderson’un eski başbakan Kont Arthur Balfour’a yazdığı 25 Temmuz 1922 tarihli mektuptur (Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Cilt-4, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1984, s.316). Söz konusu mektubun bir paragrafında; Mustafa Kemal’in başkomutanlık yetkisini alması sonrasında yaptığı konuşmaya atfen “Misak-ı Milli’mizin asli ruhu” nun üstüne vurgu yaparken kurtarılması gereken bölgelerle ilgili olarak Musul’un adının zikredilmediği, katı olarak okunduğunda, söyleminin Musul gibi bazı noktalara çekilebileceği ancak ihtiyatla ve yanılma olasılığını elden bırakmamak kaydıyla Mustafa Kemal’in sözlerini kesinlikle belirli bir niyete yönelik olarak seçtiği, “Misaki Milli’nin asli ruhu”nun kendi başına hassas bir tabir olduğu, Musul’un söz konusu andın vazgeçilmez bir parçası olduğu halde, buranın kurtuluşunun duygusal bir hitabette İzmir, Bursa, İstanbul ve Trakya ile aynı konumda bulunmadığı algısıyla bir tespiti yapılmaktadır.
Söz konusu konuşma Mustafa Kemal’in Başkumandanlık yetkisini üç ay daha uzatan Kanun münasebetiyle 20 Temmuz 1922 tarihinde yaptığı konuşma olmalıdır. Bu konuşmanın yukarıdaki tespitlere konu olan bölümü şu şekildedir: “Efendiler, hakimiyet-i milliyenin bilakayd ü şart millette olduğunu tespit ve ifade eden Teşkilat-ı Esasiye Kanunu hükmünce bugünkü Başkumandanlık Makamı dahi muvakkattır. Başkumandanlık sıfat ve selahiyeti doğrudan doğruya Meclis-i Âlinizin şahsiyet-i maneviyesinde mündemiçtir. Böyle bir makamın, icab-ı hadisat olarak muvakkaten ihdas etmiş olduğumuz bu makamın temadisi, olsa olsa Misak-ı Millimizin ruhu aslisi ile müterfik netice-i kaydiyeye vasıl olacağımız güne kadar devam eder. Maclis-i Âlinizin ilk içtima günlerinde kabul ettiği bir esas vardır ki, o esas, ananat-i milliye ve mukaddesat-ı diniyemizi tamamen mahfuz bulundurur. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o esasa tevfik-i harekât ederek netice-i mesudeye emniyetle vâsıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün kıymetli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, makarr-ı Hilafet ve Saltanat olan İstanbul’umuz, Trakya’mız anavatana iltihak etmiş olacaktır.”(Atatürk’ün Söylev ve Demçleri I-III, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları:1, 2006, s.264).
Görüldüğü üzere Mustafa Kemal’in misak-ı milliye kuvvetli bir atıfta bulunduğu bu konuşmasında gerçekten de Musul zikredilmemiş olup bu durum İngilizlerin gözünden kaçmamış ve oldukça anlamlı bulunmuştur.
Şimdi geriye dönüp “Kürt Sorunu'na yakın tarihsel bakış” başlıklı yazımdan bir hatırlatma yapmak istiyorum. Konu hatırlanacağı üzere Kurtuluş Savaşı sürecinde Kürtlere Özerklik sözü verilip verilmediğine dair somut belgelerin olup olmadığına ilişkindi. Nitekim, Ayşe Hür’ün Taraf Gazetesi’ndeki yazı dizisinden yaptığım alıntının bir bölümünde şu saptama yer almaktaydı:
“EL CEZİRE KOMUTANLIĞINA TALİMAT ‘Özerklik’ konusunda TBMM zabıtlarına geçmiş tek olay, 22 Temmuz 1922 tarihinde Meclis’te okunan Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi Heyetinin Elcezire (Irak) cephesi kumandanlığına yazılmış 15 Temmuz 1922 tarihli talimatıdır. Oldukça uzun bu talimatın Kürtlere özerklikle ilgili bölümlerinde (sade Türkçe ile) şöyle denmektedir:
“1- Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerle meskûn mıntıkalarda ise, hem iç politikamız ve hem de dış siyasetimiz açısından aşamalı bir yerel yönetim kurulmasını savunmaktayız.
2-Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri bütün dünyada kabul edilmiş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini tamamlamış ve başkanlarını ve yetkililerini bu amaç uğruna bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve oyları açık ettikleri zaman kendi kaderlerine zaten sahip olduklarını Türkiye Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmanın bu gayeye dayanan siyasete yöneltilmesi Elcezire kumandanlığına aittir….” Elcezire’nin idaresi ile ilgili üç maddesi daha olan talimatı Mustafa Kemal imzalamış. (TBMM.Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, TBMM Basımevi, 1980, s. 550-551.)” (Ayşe Hür, Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-3 , Taraf Gazetesi - Istanbul - 22.10.2008).
Şimdi ise bu talimatın gerisine giderek olayın geri planını incelemeye çalışalım. Öncelikle belirtmek gerekir ki “El Cezire Cephesi” olarak nitelenen ve Diyarbakır’da bulunan cephenin komutanlığına 9 Şubat 1922 tarihinde Cevat Paşa atanmıştır. Söz konusu bölgenin Yukarı El Cezire olarak adlandırılan kısmı ise; Musul sancağını (Musul, Akra, Dohuk, İmadiye, Zaho ve Sincar; Kerkük sancağı, Revandiz, Kuşnuk, Köşk, Raniye, Selahiye, Erbil) ve Süleymaniye’yi (merkez ile birlikte Kalambriya, Şehrizor, Muhammerah ve Bazyan kazaları) içine alıyordu. (Zekeriya Türkmen, ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 49, Cilt: XVII, Mart 2001 Özdemir Bey’in Musul Harekatı ve İngilizlerin Karşı Tedbirleri (1921-1923). Bu tesbitlerden hareketle zamanın El Cezire bölgesinin teorik olarak bugünkü Irak’ı kapsadığını söylemek hatalı olmayacaktır.
Bu ara bilgiden sonra Ayşe Hür’ün yukarıda alıntı yapılan yazısına dönersek; söz konusu gizli oturumda cereyan eden olayları Hür, “Kürtlere Özerklik” yönüyle değerlendirerek şu sonuca varmaktaydı: “Bu talimatın neden verildiğini soran milletvekillerine önce ‘hükümet işidir’ denilerek cevap verilmek istenmemiş ancak ısrarlar üzerine Nihad Paşa’nın 35 sayfalık gerekçesi okunmuştur. (Gerekçe ve üzerine tartışmalar için bkz. s. 552-574) Burada özetlememe imkan olmayan bu mektupta anlatılanlar ‘özerklik’ kararın gerekçesini açıklamaktan uzaktır. Arka planda o sıralar İngilizlere karşı ikinci kez isyan eden Şeyh Mahmut Berzenci’yi kontrol altına almak isteği vardır. Nitekim, Berzenci bu teklife güvenerek, İngilizlere meydan okumakta ölçüyü kaçırmış sonunda uzlaşmazlığının cezasını Hindistan’a sürülerek ödemiştir.” (Ayşe Hür, Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-3 , Taraf Gazetesi - Istanbul - 22.10.2008).” Bu yorumun nesnelliğinin tespiti açısından gizli oturumun tutanaklarına dönerek olayın daha etraflı olarak ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
Öncelikle belirtilmesi gereken bir nokta, gizli oturumda okunan söz konusu cephe talimatının tarihindeki yanlışlıktır. Talimatın tarihi yukarıdaki alıntıda yer aldığı gibi 15 Temmuz 1922 değil Cephe Komutanı Nihat Paşa’nın göreve atandığı 26 Haziran 1336 (1919) (tarih çevirme klavuzuna göre 1920 olmalıdır) ile görevden alındığı 3 Kasım 1337 (1921) arasında olması gerektir (Durdu Mehmet Burak, “El-Cezire Kumandanı Nihat Paşa’nın Eşkıya Tarafından Soyulması”, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, 2005 s:169-183). Nitekim, 22 Temmuz 1338 (1922) tarihli Meclis Tuatanağında söz konusu talimatın tarihi 27.06.1337 (1921) olarak nitelenmektedir. (TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, TBMM Basımevi, Ankara, s.550)
Diğer taraftan söz konusu talimatın gündeme gelmesine neden olan gizli oturumun konusu ve buna neden olan olayla ilgili kısa bilgi edinmekte de yarar bulunmaktadır. Gizli oturumun iki numaralı maddesi; “Merkez Kumandanı Nihat Paşa hakkında Adliye Encümeni mazbatası” dır. Mazbatanın konusu ise “Nufuzu memuresini suistimal ve hilafi kanun muamele icra etmek maddesinden dolayı işten el çektirilen Elcezire kumandanı Nihat Paşa hakkında….” olarak nitelenmiştir. Konusu ise şöyle özetlenmiştir: “İcra kılınan tahkikata nazaran müşarünileyhin (adı geçenin) hilafı kanun olmak üzere icra eylediği beyan olunan efâl (fiiller), İslâmlardan bedeli nakdi almak ve rüesayı aşair (aşiret reisleri) ile ağavattan (ağalardan) hediye alıp ve hediye vermek ve hayvanatını askerlere ray ettirmek (güttürmek) ve mal sandıklarına zabit ikamesile memurine maaş verdirmemek ve bazı kesanı (kişileri) memleketlerinden uzaklaştırmak ve gasbedilen nukudunu (paralarını) ahaliye tazmin ettirmek ve orduya odun vereceği bahanesile Yümni Beyi askerlikten tecil eylemek ve münakasaya (açık eksiltme) koymaksızın erzakı askeriyeyi hanesinde ihale eylemek ve poliçe muamelâtında kayın biraderini dahi teşrik (ortak) etmek ve sahte vesika vererek bir zabiti İstanbula göndermek ve Nusaybin kaymakamı Kadri Bey’i himaye eylemesi yüzünden Gümrük varidatının (gelirinin) tenakusuna (azalma) sebebiyet vermek ve Mardin Mıntıka Kumandanı Hüseyin Bey’in bütün suistimalâtına karşı himaye eylemek ve eshabı cinayattan Haçor ve rüfekasını para mukabilinde affeylemek maddelerinden ibarettir.” Mazbatada devamla Nihat Paşa’nın göreve atanmasının gerekçesi ve mevcut koşullar da şöyle belirtilmektedir: “Evrakı mevcuda münderecatına (içindekiler) ve müşarünileyhin vermiş olduğu cevaplara naran İstanbul’un düveli mütelife (itilaf devletleri) tarafından işgali ve harekâtı milliye dolayısile Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin Anadoluda teşekkülü üzerine tahrikâtı ecnebiyeye (yabancı kışkırtmalara) pek müsait olan Elcezire kıtasını milli ceryana istinaden hüsnü suretle idaresi vesaireyi mutazammın (içine alan) Heyeti Vekile kararı ile Büyük Millet Meclisi Riyasetinin 27.06.1337 (1921) tarihli talimatnamesi ahkâmına tevfikan (hükümlerine uygun olarak) Nihat Paşa bir takım vezaif (görev) ile Elcezire kıtasına memur tayin edilerek izam kılınmış….” (TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, TBMM Basımevi, Ankara, s.550). Tutanaktan anlaşıldığı üzere de Nihat Paşa ifadesinde Büyük Millet Meclisi Hükümetinin emir ve talimatına uygun olarak hareket ettiğini belirtmektedir.
Bu noktada söz konusu mazbatada yer alan ve Ayşe Hür’ün yazısında tamamı verilmeyen Heyeti Vekile (Bakanlar Kurulu) kararıyla Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa tarafından talimatın geriye kalan önemli üç maddesini okumakta yarar bulunmaktadır: “…3) Kürdistanda Kürtlerin Fransızlar ve tahsisen Irak hududunda İngilizlere karşı husumetini müsellah (silahlı) müsademe ile gayri kabili tadil bir dereceye vardırmak ve ecnebilerle Kürtlerin itilafına mani olmak, tedricen mahalli idareler tesisi esbabını (sebebini) ihzar etmek (hazırlamak) ve bu suretle kalben bize merbutiyetlerini (bağlılık) tarsin etmek (sağlamlaştırmak), Kürt rüesasının (reisler), mülki ve askeri makamatla tavzif (vazifelendirme) ederek, bize merbutiyetlerini tarsin etmek gibi hututu umumiye kabul olunmuştur. 4) Kürdistan siyaseti dahiliyesi Elcezire cephesi kumandanlığı tarafından tevhid ve idare edilecektir. Cephe kumandanlığı bu bapta Büyük Millet Meclisi Riyaseti ile muhabere eder. Vilayetler tarafından takip olunacak hattı hareketi tanzim ve tevhid edeceğinden rüesayı memurini mülkiyenin bu hususta mercii de cephe kumandanlığıdır. 5) Elcezire cephe kumandanlığı, idari ve Adli veya mali tadilat ve islahata lüzum gördükçe bunun tatbikini hükümete teklif eder. Elcezire cephesi kumandanı Mirliva Nihad Paşa Hazretlerine. Zata mahsustur. Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti tarafından zatı devletlerine mahsus olmak üzere Kürdistan hakkında tanzim edilen talimat berveçhi (olduğu gibi) belâ tebliğ olunur. Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal” Görüldüğü gibi talimat açıktır ve Nihat Paşa’nın yöredeki İngiliz ve Fransız faaliyetlerine karşı aşiretleri kendi tarafına çekme temeline dayanan ve suçlamalara karşı yaptığı açıklamalar da dikkate alınarak, emir ve talimatlar doğrultusunda hareket ettiği yönündeki mazbata Mecliste oylanarak tartışmalarla da olsa kabul edilmiştir. Görüşmeler sırasında Bitlis Mebusu Vehbi Bey’in “Heyeti Vekile Elcezire Cephesinde ne gibi hususiyet görmüştür ve neden bu gibi talimata lüzum görmüştür?” sorusunun cevabı yukarıda da ifade edildiği gibi dış etkilere karşı bölgeyi kontrol etme çabasıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın Musul “Cephesi”

“Görüldüğü gibi, muhtemel düşmanların içinde en büyük olasılığı taşıyan Milliyetçi Türkiye’dir. İfade edildiği gibi, saldırmasına izin verilmesi ile, olası bir faciayı, açık bir prestij kaybını ve söylemeye dahi gerek yok ki ülkedeki tüm gayretlerimizin heba olması riskini yüklenmekteyiz. Bu durumda tek çözüm, Ankara’nın Irak’a saldırmasını önlemek, bunun da tek yolu, Türkiye ile tamamen ve süratle bir dostluğu devreye sokmaktır”.(Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Cilt 4, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, s.21)
Yukarıdaki alıntı Britanya Bakanlar Kuruluna, Savaş Bakanının verdiği izahnamenin sonuç bölümünden yapılmıştır. Belgenin tarihi ise içeriği kadar dikkat çekmektedir: 12 Ekim 1921. Diğer bir ifadeyle, Eskişehir-Kütahya yenilgisi sonrasında Sakarya direnişi zaferle sonuçlanmış olsa da Anadolu’da kurtuluş mücadelesinin en yoğun aşamaları henüz geride kalmamıştır. Öyleyse İngilizleri bu denli kaygıya sürükleyen durumun nedenleri nelerdir? Dönemin İngiliz kaynaklarını okumaya devam ettiğimizde karşımıza iki taktik bir de temel stratejik neden çıkmaktadır:
1. Bolşevik Rusya’ya rağmen bir anlaşmaya doğru Ankara Fransa yakınlaşması.
2. Ankara’da milliyetçi güçlerin ve Mustafa Kemal’in giderek güç ve itibar kazanması.
Bu iki gelişmenin olası sonucu Bağdat yolunun Mustafa Kemal güçlerine açık hale gelmesi iken asıl stratejik neden ve yol açtığı tehdit ise Anadolu’daki milliyetçilerin Bolşevik Rusya ile işbirliği halinde Britanya’nın Ortadoğu’daki çıkarlarının aleyhine hareket etmesidir. Şimdi bu saptamalara dayanak oluşturması açısından 21 Ekim 1921 tarihli, İngiliz Savaş Bakanının Bakanlar Kuruluna yönelik, Eskişehir-Kütahya ve devamında Sakarya Muharebeleri sonrasındaki durumu analiz eden izahnamesinin bölümlerini inceleyelim.
“İlk aşamada, her ne kadar Türkleri şaşırtarak Kütahya’daki konumu elde etmede başarılı olsalar da, Yunanlılar kararlı bir savaş yürütmede başarısız kaldılar. 21 Ekim’de Türkler inisiyatifi ele alarak çok güçlü bir karşı atakla Yunan ilerlemesini durdurmuşlardır. Bu karşı atak, Ankara Hükümeti’nin Bolşevik Kafkas Ordusu’nun yardım teklifini kabul etmemesi ile eş zamanlı olmuştu….Hiç şüphe yok ki, bu operasyonlar sonrasında Mustafa Kemal’in şahsi prestijini büyük ölçüde yükselmiştir. Önceleri hükümete hesap veren bir başbakan durumundayken, şimdilerde neredeyse bir diktatörün konumuna geçmiştir. Bu nedenle, şimdilik Ankara Hükümetinde ılımlı bir partinin sağlam bir şekilde iktidarda bulunduğunu düşünebiliriz. Bu varsayım doğru ise, bu hali hazırda Enver Paşa’nın dönüşü ya da özellikle Rusya’ya savaş malzemesi açısından tamamen bağımlı olmaktan henüz çıkmış olan Milliyetçiler (Anadoluda’ki) ile Bolşevik Rusya arasında askeri bir müttefiklik tehlikesini ortadan kaldıracaktır”. (Şimşir, a.g.e., s.31)
Burada Rusya’dan geldiği ve geri çevrildiği ifade edilen teklif; Sakarya Savaşı’nın başlamasından hemen önce 14 Ağustos 1921 tarihinde Ankara Hükümeti’nin Sovyetler’e verdiği nota;
“Batı ile uzlaşmanın mümkün olmadığının anlaşıldığı, Doğu milletleriyle gerçek bir işbirliği yapılarak ilkeleri batıya gereğinde zorla kabul ettirmek gereği üzerinde durdu. Türkiye’nin Batı’da bir konferansa gitmeden önce Sovyet Cumhuriyetleriyle sıkı bir işbirliği yapmak istediğinin belirtildiği notada, Sovyetler’in evvelce söz verdiği 50 milyon altın rublenin 20 milyonunun nakit, kalanının da istikraz yoluyla ve askeri araç olarak verilmesi istendi, kesin cevap beklendiği bildirildi”.(Ali Fuat Cebesoy ve Stefanos Yerasimos’dan aktaran Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Cilt 3, Ankara, 1986, s.630)
üzerine Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin’in Ali Fuat Paşa’ya;
“..söz verdikleri savaş araçlarının hızla ve tamamiyle gönderilmesinden sonra daha da fazla yardım yapabileceklerini sandığını belirtti. Çiçerin, Türkiye Batı Cephesi’ne bir Rus ordusu göndererek fiili yardımda bulunmayı düşünüyorlarsa da bunun maddeten mümkün olmadığını, Türkiye’nin de bunu istemediğini bildiklerini söyledi. “Enver Paşa’nın temin edebileceği Müslüman kuvvetleriyle Anadolu’ya geçmesi mümkün olmaz mı?” dedi”.(Cebesoy’dan aktaran Sarıhan, a.g.e., s.634)
sözlerinde ifadesini bulan öneri olmalıdır. İşte İngiliz arşivinde yer alan raporlara giren kaygının temelini oluşturan bu olasılık, aynı zamanda Ankara’nın yürüttüğü bıçak sırtı dış politikanın bir göstergesi niteliğindedir.
Diğer taraftan, 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması’na giden yolda Ankara Fransa yakınlaşmasının Ortadoğuda’ki İngiliz çıkarları açısından sonuçlarını ise önce Sovyetler’in gözünden 10 Kasım 1921 tarihli bir yazıyla aktaralım:
“Anlaşmanın hemen her maddesi İngiltere’nin çıkarlarına dokunmaktadır….İngiliz emperyalizmine en ağır darbeyi “Bağdat Demiryolu’na” ilişkin darbe indirdi. Bu maddeye göre Toroslardan Dicle’ye, Mezopotamya sınırındaki Nusaybin’den Cezire’ye kadar olan bölüm Fransız denetimi altına giriyor. Türkler bu demiryolu üzerinden birliklerini ve savaş malzemelerini nakletme hakkına sahip olacak. Fransız birliklerinin Klikya’nın bir bölümünden çekilmesi ve Suriye konusunda varılan anlaşmayla birlikte bu madde, milliyetçi Türklerin Mezopotamya’yı doğrudan tehdit edebilmesi demektir. Fransa’nın bu hamlesiyle Emir Faysal’ın krallığının bir kanadı açıkta kalıyor. Faysal İngiltere’nin bir aracı, Faysal’ın güvenliği ise Mezopotamya’daki İngiliz egemenliğinin ön koşuludur. Öteden beri Kemal Paşa’nın hedeflerinden bii, Mezopotamya’dan, İngiltere’nin adamı Emir Faysal’ı; “İslama ihanet eden bu adamı” kovmak ve parlak bir geleceği olan bu ülkeyi yeniden Türk imparatorluğuna katmaktı. Şimdi Fransa’nın sağladığı destek sayesinde bu niyet, gerçek bir saldırıya yol açabilir.
…Anadolu sorunu gündeme geldi. İstanbul ve Boğazlar İngiltere açısından tehlikede. İngiltere Türkiye’ye hakim olmanın, Kafkasya’daki petrol kaynaklarını ele geçirmenin anahtarı olan “halifeliği”, Kemal’in güçlenmesi ve ilerlemesiyle birlikte elinden kaçırma tehlikesiyle karşı karşıya. Ama özellikle Mezopotamya’nın tehlikeye düşmesi İngiltere’yi canevinden vurmaktadır. Burada söz konusu olan, Mısır’ı Hindistan’a bağlayan ve dört yıllık dünya savaşı sonucu zor bela elde edilen kara parçası, Hint kalesinin önündeki sipersiz alandır. Ama burada her şeyden önce söz konusu olan Musul’daki verimli petrol yataklarıdır. Bu yataklar ki, hem donanmanın hem de sanayinin ihtiyacını karşılayacak üssü, herhangi bir savaşı başarıyla yürütmenin önkoşulunu oluşturuyorlar
…Aynı zamanda Sovyet Rusya’ya yönelen saldırganlık da belirginleşiyor. Mezopotamya petrolü varsa, Kafkas petrolü de vardır. Paul Burzon “L’Europe Nouvelle” deşöyle yazıyor: “Aslında Ankara Anlaşması, Sovyet boyunduruğundan sonsuza dek kurtulma özlemi çeken Kafkas Cumhuriyetlerine güçlü bir manevi destek olmuyor mu? İngiliz basını bunu görebilmelidir”.(Der. Doğu Perinçek, Çev. Fatma Artunkal, Komintern Belgelerinde Türkiye-1, Kaynak Yayınları, 1998, s.31-32)
Böylece biraz dolambaçlı olsa da bu yazının asıl amacını oluşturan Musul konusuna bağlanarak, Kurtuluş Savaşı sürerken halâ dönemin hegemon gücü olan İngiltere’nin Ortadoğu siyasetini ve önceliklerini böylece kaydetmiş olduk. Bu siyasetin bakış açısından bizim Kurtuluş Savaşımızın nasıl görüldüğü ve Ankara Hükümeti’nin milli devletin kuruluşu sürecinde mücadelenin sıcak cephesi ile birlikte diplomatik cephedeki uğraşını dış kaynaklardaki okumalardan aktarmaya devam edeceğim. Ancak daha önce yukarıdaki alıntıyı yaptığım İngiliz Savaş Bakanının 21 Ekim 1921 tarihli, Sakarya Savaşı sonrası tarafların konumunu analiz eden raporda son derecede dikkat çeken bir saptamaya yer vermek istiyorum. Raporda, Türk Milliyetçileri’nin önünde açık bulunan hareket alanları analiz edilirken, özetle ve sırasıyla; Yunanlıların geniş çaplı bir harekâtla Anadolu’dan atılması ya da gerilla operasyonlarıyla Yunanlıların mevcut çizgisinden geri çekilmeye zorlanması veya aktif operasyonlardan kaçınarak kışı hazırlıkla geçirme ve Yunanlıların politik ve mali sorunlar yüzünden ordularını hareket ettiremeyeceğini ummak seçenekleri incelenmekte ve zamanın kuşkusuz Türklerin lehine işlediği belirtilerek, bu seçeneklerden herhangi birisiyle beraber Ankara Hükümeti’nin Sevr Anlaşması’nın hükümlerini değiştirmek üzere Müttefikler üzerinde baskı oluşturmak amacıyla İstanbul ya da Mezopotamya’ya operasyonlar düzenleyebileceği hesaba katılmaktadır. İşte bu hesaplamaya dayanarak “İstanbul’a kanatta hazır bulunan Yunan Ordusuyla erken bir ilerlemenin çok tehlikeli bir askeri operasyon olacağı” ifade edilerek, bunun “aynı zamanda Milliyetçilerin Fransa ve İtalya ile beraber Büyük Britanya ile doğrudan karşı karşıya gelme sonucunu doğuracağı ve bu noktada Ankara Hükümeti’nin politik programıyla uyumsuzluk görüntüsü veren bir durum oluşturacağı” belirtilmektedir. Bu ifadenin yazının başlangıcında değindiğim İngiltere açısından temel çelişki olan Bolşevik Rusya tehdidinin yüze çıktığı, İngiliz imparatorluk siyasetinin şaşırtıcı hesap içinde hesap diplomasisine iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. İngiltere, Ortadoğu’da çıkarlarının çatıştığı Fransa ve İtalya’yı ve kuvvetle muhtemel egemen bir Türkiye Devleti’ni ileri bir tahlil ile temel tehdit olarak algıladığı Bolşevik Rusya karşısında muhtemel bir yandaş olarak hesaba katmakta ve doğrudan karşı karşıya gelmeyi istememektedir diye yorumluyorum. Musul konusunda çeşitli kaynaklardan okumalarımı, “Kürt Sorununa Yakın Tarihsel Bakış” isimli yazımdan hareketle (http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=197548) bu yazıya konu yaparken bir taraftan da bu üstü kapalı algının Türkiye nezdinde olan yansımalarının somut belgelerini aramaya devam edeceğim.

29 Haziran 2010 Salı

Mustafa Kemal Paşa'nın Havza Günleri-2

Yazının birinci bölümünde Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919 sonrası Havza’da geçirdiği günlerde yaşananlarla ilgili olarak Teşkilat-ı Mahsusa üyesi ve M.M. Grubu Başkanı olarak tanınan Albay Hüsamettin Ertürk’e ait anılardan hareketle Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'a karşı tutumunun değişmesinde ve diğer temaslarındaki üslupta Havza'da geçen dönemin ayırt edici olduğu izlenimini edinmek mümkün olduğu ifade edilmişti. Bu noktada konuya ilişkin yapılan taramalarda iki belgenin bu düşünceyi kuvvetlendirme yönünde etkili olduğu da belirtilmişti.

Söz konusu belgelerden bir tanesi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun Heyetinde bulunan Kurmay Binbaşı Hüsrev Gerede’nin Kazım Karabekir’e Havza’dan gönderdiği 7 Haziran 1919 tarihli mektuptur: “Pek Muhterem Efendim, Mustafa Kemal Paşa’nın karargâhında Havza’dayım. İşlerin istihbarata ve siyasata ait kısmını deruhte ettim. Birkaç güne kadar Amasya’ya gideceğiz.” diyerek başlayan nispeten uzun mektupta Gerede, Mustafa Kemal Paşa’nın Heyetinde yer alma nedeninden, İzmir’in işgali sonrasında yaşananlardan, Ferit Paşa Hükümetinin pasifliğinden, Amerikan mandası fikrine karşı çekincesinden ve müdafaanın gerekirse Anadolu’dan sürdürülmesinden bahsederek konuyu kuzeydeki Bolşevik kuvvetlerine ve bunun etkilerine getirerek nihayetinde asıl söylemek istediğini şu şekilde ifade etmektedir: “…Bence milletin -başındaki münevveranın- veraceği karar ya müstakil yaşamak yahut toprağın altını üstüne tercihte temerküz ederse (birliktelik sağlarsa) her şeyden evvel Bolşeviklerle temas edilmek, prensipleri anlaşılmak, İslama’ da, Türk de an’anât ve kavaid-i muayeneye (gelenek ve belirli kurallara) halel vermemek şartıyla tadilen nasıl kabul olunacağını, nasıl tatbik edileceğini kararlaştırmak ve fakathem-hudud olup düşman taarruzatına karşı mukabeleyi temin etmek için silah, cephane, erzak almak cihetlerini sağlam kazığa bağlamak lazımdır. Çünkü biz yalnız Bolşevik esasatını kabul eyledik. Makam-ı hilafet sırf bir makam-ı mukaddes ve muallâ (şeref) olarak oturacak, hükümet avam eline geçti demekle İngiliz, Rum, İtalyan kurşunlarına siper bulamayız. Yalnız Rus Bolşevikleri prensiplerine şu kadar milyon Türk daha iltihak etmiş diye sevinir. Halbuki Rusların Kafkasya’yı tamamen istilaları ve bizimle elele vermeleri ancak bizim için prensibin kabulünü mümkün kılabilecektir. Şahsiyet-i mümtazeneniz mevki-i hazırınız bu bâbda millete en büyük hizmeti ifaya inşallah sizi muvaffak eyleyecektir…”.(“İstiklal Harbimiz”, Kâzım Karabekir, 1. Cilt, s.66, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, Nisan 2008) Mektuptan anlaşılacağı üzere Havza’da dönemin Bolşevik etkisi yoğun olarak hissedilmekte ve düşmana karşı mücadelede Hilafetin içinin boşaltılması da dahil olmak üzere “sağlam kazığa bağlanacak” yardım karşılığında Bolşeviklik prensiplerine uyum sağlama fikri kuvvetlenmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın kendi seçtiği kurmay heyetinde yer alan Kurmay Binbaşı Hüsrev Gerede’nin bu fikri 15. Kolordu Komutanı Anadolu’nun doğusunda önemli bir yer tutan Kâzım Karabekir Paşa’ya ileri sürmesinin yine M. Kemal Paşa’dan habersiz olabileceğini düşünmemek gerekir. Bu ifade de bir önceki yazımızda yer verilen Hüsamettin Ertürk’ün anılarında M. Kemal Paşa’nın yaveri Cevat Abbas Gürer’e atfen yer alan ve Havza’da Rus Generali Budiyeni tarafından söylenen; “…Yeter ki, siz de bizim arzularımızı yapınız. Padişahlığı, hilafeti lağvediniz, komünistliği ilan eyleyiniz..”ifadesi ile örtüştüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak ilginç olan nokta, ne Hüsrev Gerede’nin ne de Cevat Abbas Gürer’in yayınlanmış anılarında konuya ilişkin bir kayıt ya da ipucu bulunmamış olmasıdır.

Yukarıda sözü edilen belgelerden ikincisi ise Mustafa Kemal Paşa’nın 09 Haziran 1919 tarihinde Havza’dan, Eşme’de 17. Kolordu Kumandanlığı’na, İzmir’in işgali nedeniyle çektiği şu telgraftır: “Vaziyetinizi bildiren şifreniz beni çok kederlendirdi. Gaflet ve teşkilatsızlığın bu kadar feci ve canhıraş akıbeti doğurduğu anlaşılmakta ise de ümitsizliğe kapılacak zamanda olunmadığı, maazallah kumanda ve müdafaa heyetlerinde görülecek zaaf belirtilerinin milletin mutlak esaretiyle sonuçlanacağını pek güzel takdir buyurmuşsunuz. Memleketin daha doğusundaki kumandanlarla irtibat ve temasın sağlanıp sürdürülmesi çok önemlidir. Vaziyetin düzelmesi için birlikte çareler yaratmaya mecburuz. Yakın gelecekte ortaya çıkması pek kesin olan genel bir vaziyette kuvvetli ve kudretli bulunmak için memleketin muntazam bir teşkilat altına alınmasına çalışmalıyız. Bunun gerçekleşeceğine itimat edebiliriz. Bu taraflarda halk tamamen tetikte ve her türlü fedakârlığa hazırdır. İzmir’in akıbeti, bütün milletin vicdanını bağımsızlığın korunması konusunda bir azim ve irade etrafında topladı. Bu bakımdan, bu akıbetin kalıcı olamayacağı şüphesizdir. Gayemiz bir olmalıdır. Genel dünya vaziyetinin ve bilhassa son Kafkas hadiselerinin benim için ümit verici olduğunu müjdelerim. Vaziyetinizden, o taraf milli teşekküllerinden ve olayların akışından sık bilgi vermenizi rica ederim. 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 2. Cilt, Kaynak Yayınları, s.363, Aralık 1999, İstanbul) Anlaşılacağı üzere M. Kemal Paşa İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgali sonrasında morallerin yüksek tutulmasına ve kendisine güvenilmesine yönelik mesajlar verirken, “yakın gelecekte ortaya çıkması pek kesin olan genel bir vaziyet” ve “Genel dünya vaziyetinin ve bilhassa son Kafkas hadiselerinin” kendisi için “ümit verici olduğunu” müjdelemek gibi olabildiğince somut ancak üstü kapalı dayanaklarla bu iddiasını kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Bu ifadelerin, o ana kadar attığı her adımda son derecede temkinli olan ve dengelere dikkat eden Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlatılacak bir mücadelede olası bir Rus Bolşevik desteğinin güvencesiyle sarf edilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Söz konusu dengeli ve dikkatli üslûbun örneklerini ise Mustafa Kemal Paşa’nın mütareke İstanbul’una dönüşü sonrasında özellikle saray, hükümet ve işgal kuvvetleri ile olan ilişkilerinde gözlemlemek mümkündür.

Mustafa Kemal Paşa'nın Havza Günleri-1

Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçişi sonrasındaki girişimleri ne zaman padişah aleyhinde bir harekete ve isyana dönüştü? Bunun nesnel koşulları nasıl oluştu? Bu sorular kanımca cevap bekleyen ve halen tam olarak açıklığa kavuşmayan bir düğüme işaret etmektedir.Resmi tarihin şablonunun dışına çıkıldığında beni bu soruları sormaya iten kaynak Teşkilat-ı Mahsusa üyesi ve M.M. Grubu Başkanı olarak tanınan Albay Hüsamettin Ertürk’e ait yazar Samih Nafiz Tansu tarafından aktarılan anılar oldu. Bu kaynağı orijinal kılan bir nokta Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a gelişi sonrasında Havza’da geçirdiği yaklaşık 20 günde (25 Mayıs – 12 Haziran 1919) yaşananların başkaca hiçbir kaynakta yer almadığı biçimde aktarılmasıdır. Bu özelliği nedeniyle söz konusu anılar konuya değinen diğer kaynakların da tek dayanağı niteliğinde olup bu açıdan doğruluğunun teyidi de halen mümkün değildir. Olayın püf noktasında ise bir Rus Heyetinin ziyareti üzerine yapılan görüşmeler bulunmaktadır.

Şöyleki: “ Mustafa Kemal ve arkadaşları, sıcak sularıyla şöhret almış bu şirin beldede tam 22 gün kalmışlar, buraya kadar gelmiş olan bir Sovyet heyeti ile görüşmüşlerdi. Heyetin başında Rus miralayı (Mareşal) Budiyeni bulunuyordu. Bu palabıyıklı, babayani askerle Mustafa Kemal’in ahbaplığı süratle ilerlemiş ve kısa zamanda dost olmuşlardı. Miralay Mustafa Kemal’e, Bolşevik Rusyanın silah ve cephane ile para yardımını vaat ediyor, buna mukabil müşterek düşmanları olan İtilaf devletlerine karşı, Türkleri mücadeleye davet ediyordu. Budiyeni’nin istekleri yalnız bu kadarla kalsa idi, Mustafa Kemal Paşa, çoktan razı olacak, müzakerelerin de uzun sürüp gitmesine mahal kalmayacaktı. Fakat Rus miralayının dilinin altında bir şey vardı. Nitekim pek az sonra o da baklayı ağzından çıkarmış oluyordu. Miralay Budiyeni, Mustafa Kemal’e şöyle sormuştu: - Acaba General Hazretleri, Anadolu’da kurulacak hükümet için nasıl bir rejim düşünüyorlar? Mustafa Kemal muhatabının maksadını pek güzel anlamış ve hemen şaşırmadan cevabını vermişti: - Tabii Sovyetlerin, Şuralar Cumhuriyetine benzer bir hükümet tarzı!.. - Yani Bolşevikliğin prensipleri üzerine kurulmuş bir cumhuriyet değil mi Generalim!.. - Öyle olacak, devlet sosyalizmi dersek, daha doğru söylemiş oluruz. - Yalnız, sosyalizm, içtimai sahada hüküm süren bir tarzdır, biz sizin komünizmi de gözden geçirmenizi istiyoruz. Ancak büyük komşunuz Rusya, o zaman size elinden gelen yardımı yapacaktır. Mustafa Kemal Paşa, miralay Budiyeni’nin peşinen söz almaya çalıştığını görüyor, kendisi için tutulacak yolda bu muzaharete muhtaç olduğunu da unutmuyordu. Sovyet Heyeti Havza’dan büyük bir ümidle ayrılmıştı. Fakat Mustafa Kemal Paşa bunları mükemmelen atlatmıştı. Hattâ tehlike şayet büyürse, bir Rus kolordusundan da faydalanılacaktı. Havza görüşmeleri Mustafa Kemal’in düşmanları için O’nun komünistliği kabul ettiği şeklinde iaşe edilmiş ve dar görüşlüler, Büyük Türk Önderinin bu kadar basit bir pazarlıkla, bütün gayretlerinden vaz geçeceğini zannetmişlerdi. Bilahare kendisiyle görüştüğüm Fevzi Çakmak, bu hadise hakkında Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine: - O zaman bir sırat köprüsünden geçmek zorunda idik, meşhur sözdür, köprüyü geçene kadar…..dayı dedik vesselâm!.. demişti. Miralay Budiyeni görüşmelerinde Mustafa Kemal Paşa’ya, şarkta kurulacak Ermeni ve Kürd devletlerinin, Batum dahil olmak üzere Karadeniz kıyılarında ihdas olunacak Pontus hükümetinin, İtilaf devletlerince mültezim olduğunu söylemiş, bütün bunlarla Sovyetlerin yeni Türkiye yanında mücadeleye hazır bulunduğunu da ilave etmişti. Miralay Budiyeni: - Biz demişti, Çarlık Rusyasının pişdarları, öncüleri ve Kafkasyanın kundakçıları olan Ermenilere asla yüz vermek niyetinde değiliz. Hele Ermeni Taşnak ve Hinçak komitelerinin harp sonrası faaliyetlerinden biz de hiç memnun değiliz. Onlar kimi kuvvetli görürlerse ona uşaklık ederler. Yarın İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar hesabına çalışmayacaklarını kim temin eder? Demişti. Mustafa Kemal Paşa, miralayın bu fikirlerinin arkasında Sovyetlerin, Anadoluya fiili yardım teklifinde bulunacaklarını tahminde gecikmemişti. Nitekim miralayın baka bir suali şu olmuştu: - Mondoros mütarekesine uyularak ordularınız silahtan tecrit edilmiş, bütün silah ve cephane depolarınıza el konmuştur. Bu şartlar altında bir taraftan Yunanlılarla, diğer taraftan Ermeniler, Pontusçularla ve Anadolunun her tarafında işgal kuvvetleriyle nasıl mücadele edeceğinizi bir türlü anlayamıyorum Paşam?... demişti. Mustafa Kemal Paşa, karşısında babayani tavırlarına, palabıyıklarına ve Türk dostu görünmek isteyen bütün yapmacık hallerine rağmen, alttan alta vaziyeti iskandil eden, kurnaz bir Rus askeriyle karşı karşıya bulunduğunu görüyordu. Ona cevaben: - Evet miralyım, vaziyetimiz cidden naziktir. Fakat işte bizim milletin hususiyeti de böyle felaketli zamanlarda iş görmesi, harikalar yaratması olacaktır. Siz müsterih olunuz, müşterek düşmana karşı, bizi tahmin ettiğinizden daha tehlikeli ve hesaba katmaya değer bir kuvvet olarak bulacaksınız, buna da şaşmayınız!.. Miralay Budiyeni, burada yutkunmuş ve sonradan bana merhum Cevad Abbas’ın anlattıklarına göre epey düşündükten sonra: - Rusyanın bütün ihtiyaçlarınızı tamamlamaya hazır bulunduğunu size arz etmek vazifesini üzerime almış bulunuyorum. Yeter ki, siz de bizim arzularımızı yapınız. Padişahlığı, hilafeti lağvediniz, komünistliği ilan eyleyiniz, demişti. Mustafa Kemal, miralayı tam söylettirmişti. Artık Soyetlerin yardım perdesi altında ne yapmak istediklerini, bu kurnaz olmasına rağmen ne de olsa asker olan ve hakikatte bir diplomat derecesinde konuşma metodlarına ve inceliklerine vakıf bulunmayan Budiyeni, hepsini ağzından çıkarmıştı. Mustafa Kemal Paşa, o zaman gayet teenni ile konuşmuş, karşısındakine hem ümit vermiş, hem de emniyet telkin etmişti. O gülerek şöyle cevap vermişi: - Aziz miralayım, buyurduğunuz işler, şimdi tasavvur eylediğiniz kadar kolay değildir. Padişahlık müessesi esasen zayıflamıştır, yıkılmak üzeredir. Hilafet için biraz daha sabırlı, hatta biraz daha dikkatli olmak lâzımdır. Arkamızda bir de İslâm alemi vardır. Bunu da hesaba katacağız. Onların müzahereti bugün için elzemdir. İngilizleri ancak bu sayede yerlerinde tutacağız. Komünistliği ilan etmek de bugün için imkânsızdır. Evvela davayı memlekete anlatmak lazımdır. Şimdi bizim tek bir hedefimiz vardır. O da harbi, mücadeleyi kazanmak, istilayı ortadan kaldırmaktır. Zaferi kazandığımız zaman, şartlarınızı daha sakin ve rahat bir ruh haleti içinde düşüneceğiz!.. Miralay Budiyeni riyasetindeki Rus heyeti çok ümidvar idiler. Mustafa Kemal Paşa, modern düşünceli, ileri görüşlü bir askerdi. Her şeyi safha, safha halletmek davasında idi. Dürüst bir insan tavrı ile kendilerine her şeyi açıkça söylemişti. O halde bu büyük mücadelenin eşiğinde duran adama, Türklere hemen yardım edilmeli idi. Nitekim Havza konuşmasının büyük yardımı olmuştu. Miralay Budiyeni gerek Lenin’in, gerekse Stalin’in ve gerekse Troçki’nin en mutemed adamı idi. Tam bir Rus olan ve askerlikten başka bir şey bilmeyen, ihtilal şeflerine körü körüne merbut bulunan miralayın görüşüne itibar etmek lazım geliyordu. O, Sovyet Rusyaya avdet ettikten ve Mustafa Kemal Paşa da askerlikten istifa ederek, milli kongrelerde riyasete seçildikten ve İstanbul hükümeti ile Padişaha fiilen meydan okuduktan sonra, Rusyadan istediği her şeyi, top, tüfek, cephane ve altın rubleyi alabilmiş, bilhassa Sovyetlerin yardımı, büyük taarruzdan evvel, en verimli bir safhaya ulaşmıştı. Mustafa Kemal filhakika, padişahlığı, hilafeti kaldırmış, fakat komünistliği kabul etmemişti." (İki Devrin Perde Arkası, Hatıratı Anlatan Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat-ı Mahsusasında M.M. Grubu Başkanı Albay Hüsamettin Ertürk, Yazan: Samih Nafiz Tansu, Pınar Yayınevi, İstanbul, 1964, s. 238-242).

Bu uzun aktarım konunun ne denli detaya dayandığının ve anıların sahibinin ve/veya aktaranın üslubunun algılanması açısından gerekli görülmüştür. Yukarıda da ifade edildiği gibi konuya ilişkin geniş kaynak taramasında anlatılanları teyit edecek bir dayanağa rastlanmamıştır. Buna, Hüsamettin Ertürk'ün anılarındakaynak gösterilen Mustafa Kemal Paşa’nın yaveri Cevat Abbas'ın anıları dahil olup, bunları derleyip aktaran Turgut Gürer’in “Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer – Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl” isimli kaynak kitap ta da konuya ilişkin bir iz bulunamamıştır. Esasen ne bu kaynakta ne de başkaca bir kaynakta Mustafa Kemal Paşa’nın Havza günlerini açıklığa kavuşturacak bilgiye ulaşılabilmiştir. Bu dönemin resmi belgeleri ise karşılıklı yazışmalar olup bunlardan ikisi konumuz açısından dikkate değerdir. Birincisi Samsun’a çıkan heyette yer alan Kurmay Binbaşı Hüsrev Gerede’nin Kazım Karabekir’e Havza’dan gönderdiği 7 Haziran 1919 tarihli mektup, diğeri ise, İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali sonrasında yine Havza’dan Eşme’de 17. Kolordu Komutanı Bekir Sami Bey’e çekilen telgraftır. Bu nispeten somut belgeler yanında Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'a karşı tutumunun değişmesinde ve diğer temaslarındaki üslupta Havza'da geçen dönemin ayırdedici olduğu izlenimini edinmek mümkündür.